Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Kitabın birinci bölümü Hüsrev Ebruzade'nin ölümü üzerine mahkeme hakimi Faik İrfan Elverir'in düşünceleri ile başlar. Okumuş hakim olmuş birinden duymayı istemediğimiz bir bakış açısıyla (aslında duyduklarımıza şaşırmadığımız, çünkü Türk erkeğinin ve toplumunun fikirleri hemen hemen böyledir) başlar. Melek'ten yola çıkarak kadınları geneller ve kadınlarla ilgili düşüncelerini yansıtır. Çok kötüdür bu düşünceler. Geçmişe gider, şimdiye döner ve başına ne geldiyse kendini veya ailesini, çevresini sorgulamadan hayatındaki kadınlara suçu yükler ve vicdanını rahatlatır. Hüsrev'in cinayetinde de tanık olmasına rağmen Hüsrev'in karısı Melek'i (tabi ki) suçlu bulur.
Melek ile ikinci bölüme geçeriz. Melek de başına gelen olayları anlatır. Hüsrev'in onu nasıl makineleştirdiğini, nasıl kullandığını...
Bir kadın olarak bu kısımları okumak (aslında her bölümü okumak) cidden çok zordu.
Üçüncü kısımda da Melek'e aşık on yedi yaşındaki Yalçın başlar konuşmaya. Melekle nasıl tanıştığını, Hüsrev'in Melek'i nasıl peşkeş çektiğini öğrendiğini ve öldürme noktasına nasıl geldiğini aktarır.
Her bölüm birbirinden ağır, her bölüm birbirinden korkutucu.
İnsan insana bunları nasıl yapar, yapmak ister, yapmaya vesile olur anlamak imkansız.
Kitap bittikten sonra yine, yine, yine aynı şeyleri düşündüm; "Kadınların, kadın bedeninin, kadın bilincinin erkek hegemonyasından çektiği nedir?"