Beden hem kurtuluşun hem de nefretin yeridir; ya fosil olarak ortadan kaldırılır ya da talihsiz bir müsvedde olarak düzeltilir. Sağlık ütopyası (Sfez, 1995) bir beden ütopyasını varsayar; mükemmel sağlık, mükemmel olmasa da ihtişamlı bir beden gerektirir ki bu da postmodern dünyanın dinsel mercileri olan şu biyoloji mühendisleri, hekimler ve araştırmacılar —yüzyıl dönemecinin şu göz boyayıcı efsanesini cisme büründürenler— tarafından gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir bedene ihtiyaç duyar. Ama bedenin sonunun kaçınılmaz olduğu yönündeki bu kendinden geçmiş söylemleri yalanlayan, insanlık halinin sonsuz kırılganlığını hatırlatan gerçek de bir o kadar canlıdır. En yetkili ve en iyi donanımlı hayal gücü bile harika söylemleri içinde ölümü yok edemez. Ne mutlu ki dünyanın tadını kaybetmeyecek kadar etten ve kemikteniz hâlâ!
"Bauman'ın tabiriyle "Her gün kendini aldatma ve küçük görme riskiyle yaşamak kolay değildir." Bu riski mümkün olduğu kadar ötelemek için postmodern toplumun icadı koçluklar türemiştir her yerde: yaşam koçu, kariyer koçu, para kazanma koçu, mutlu olma koçu, diyet koçu, spor koçu, eğitim koçu, sınav hazırlık koçu... Sürekli performans üzerinden ölçülmek tükenmişlik sendromlarını körüklediği için dini ve manevi danışmanlık alanı da koçluk sistemine ayak uydurmak zorunda kalır. Ne de olsa kendini özel hissetmek isteyen bireye yönelmiş bu koçlar aleminde kurumsal din oldukça ağır kalır."
"Bireycilik insandan milyarlarca oyun arasında kurallarını kendi koyduğu bir oyunu işler kılmayı başarabilecek performans beklemektedir. Bu nedenle okullar, iş yerleri vb. her yer bir rekabet, performans ve yarış sahnesidir."
Yalnız okullar değil, edebiyat alemi de genç insanlan okumaktan soğutmak için elinden geleni yaptı. Çok derin ve entelektüel görünmek isteyen yazarlar, sanki biz zavallı faniler için gönül indirerek yazmak lütfunda bulunuyorlardı. Kitaplarda uzun, upuzun, içinden çıkılmaz cümlelerle, olay örgüsü olmayan ve karakterlerin ancak silik bir gölge gibi kaldığı biçimsel denemeler yaptılar. Sonra da sayfalarını bin bir gereksiz ayrıntıyla doldurdular.
Bunların içinde, bakkala giderken yaptığı alışveriş listesini yayımlayanlar bile oldu. (Gülmeyin, bu bir gerçek.) Sonra da bu beceriksizliği, bu tıkızlığı "postmodern" falan gibi cafcaflı lafların arkasına saklayıp, acemi bir piyanistin sürekli tek bir tuşa basıp "Siz anlamıyorsunuz, bu çağdaş müzik" demesi gibi saçmalıklarla uğraşır olduk. Veya kuş resmi bile çizemeyen bir ressamın tuvalin ortasına küçük bir kırmızı leke yerleştirip "Önemlidir, çünkü o lekeyi oraya BEN koydum" diye kendini Güzel Helen'in yanağına ben konduran bir Tanrı mertebesine yükseltmesi gibi saçmalıklarla... Yani tam bir şarlatanlar döneminin göbeğindeyiz.
Kullanılarak tüketilmiş olan fragmanların geri dönüşümüne dayanan bu yorgun ve ruhsuz tarz, sanattaki gelişimin sona ermekte olduğunu gösterir. Daha da önemlisi, sembolik olanın global ölçekte yitirdiği değer karşısında, postmodern sanat yeni semboller yaratma yetisinden yoksundur ve zaten böyle bir çabaya da nadiren girmektedir.