"Bakın çocuklar, parti başka bir şeydir, kifayetsiz yöneticiler ya da kadrolar başka bir şey. Bizler, arada bir değişen yöneticilerin kara kaşlarına, kara gözlerine âşık olduğumuz için partili değiliz. Toplumu değiştirme gücünü elinde bulunduran biricik araç olduğu için bu çatının altında toplanırız. Siyasi partiler bazen iyi, bazen kötü yönetilir. Bugün içinde değilim ama yarın yine içinde olacağım. Çünkü toplumsal mücadelenin yöneticilere kızılarak yapılmayacağını biliyorum..."
Kitap, biyografik kurgu türünde oldukça iddialı bir çalışma gibi geldi bana. Roman, sadece Nâzım Hikmet’in hayatına odaklanmakla kalmıyor; aynı zamanda bir devrin panoramasını, yıkılan imparatorlukların ve kurulan yeni dünyaların gölgesinde kalan insan hikayelerini de merkezine alıyor.
Balcıgil, Nâzım Hikmet’i sadece bir ideoloji figürü veya 'büyük şair' olarak değil; zaafları, tutkuları, hayal kırıklıkları ve büyük aşklarıyla bir insan olarak resmediyor. Kitap, Nâzım’ın gençlik yıllarından başlayarak Moskova günlerini, Anadolu’ya geçiş çabalarını ve hayatındaki kadınlarla olan karmaşık ilişkilerini akıcı bir dille anlatıyor.
Roman, bir dönemin 'putlarının' nasıl sarsıldığını gösteriyor. Bir yanda çöken Osmanlı, diğer yanda Bolşevik İhtilali ile sarsılan bir dünya var. Yazar, bu tarihsel geçişleri karakterlerin gözünden aktarırken bizi dönemin entelektüel tartışmalarının içine çekiyor. Vâlâ Nurettin ile olan dostluğu, o dönemin kuşağının yaşadığı kimlik arayışlarını anlamak açısından çok kıymetli.
'Putlar Yıkılırken' ismi sadece dış dünyadaki değişimleri değil, bireylerin kendi zihinlerindeki sarsılmaz sandıkları inançların ve kahramanların (putların) yıkılışını da simgeliyor. Nâzım’ın Sovyetler’deki gözlemleri ve hayalindeki sistemle karşılaştığı gerçeklik arasındaki uçurum, bu "yıkılış"