Her şeyi kendi istediği vakit sunan hayat buna beni ancak şimdi hazır bulmuştu. Onun hazır bulması acaba ne demekti, hazır demek pişmiş mi demekti, bitmiş mi?
Onun o hayata bakarkenki sıkılması ve bana seslenişindeki ses tonu hala yakamda bir süstür. Ne giysem onu çıkarmadım, neyle yakışır düşünmedim. Onu göz rengim gibi üstümde, her şeyin, asıl olanın üstüne gelişi gibi tabii bir hal ile taşıdım.
O keşfedileceğe inanan değildi, tahammüle inanandı. Dünya da anca tahammül yeriydi, sabır ve tahammül. Ölmemeye sabretmenin yeriydi. Bunun kendiliğinden olmasını beklemeye sabrın ve tahammülün yeri idi. Beklerken sadaka mı verirsin. saz mı çalarsın, hapiste mi yatarsın, başına geleni anla da hangi damda yatarsan yat, öyleydi.
Zaten hep bir yerden bir yere gitmek, gidilen yere alışmak, göçülen yerin hasretinde olmak, mukayese etmek, yol hazırlıkları ve eziyetler ve yerleşmeler büyüklerin dünyasına aittir.