Tüm ayrıntıları düşünüp bir bağlantı kurmaya çalışınca her şey içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.
Bir şeyler... Bir şeyler vardı, ama ne olduğunu tam bilmiyordum.
"En iyisi düşünmemek, yaşamak olayları," dedim kendi kendime.
Serin gece yeli yüzümü okşarken çimlerin üzerinde dalıp gitmişim.
"Yaşamımın en zor günlerini, aylarını atlatmaya çalışıyorum."
"Anlıyorum. Merak etmeyin, atlatacaksınız. İnsan dar boğazlardan geçtikten sonra daha da güçlenir."
Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Zaman bir nehir gibi akıyordu. Bu, annemi ölüme götüren nehirdi, bu beni unutulmaya terk eden nehirdi. Bu acımasız nehri durdurmak için pek çok şey yapabilirdim!
"Gerçekten geçecek mi bu günler? Atlatabilecek miyim tüm bu sıkıntıları?"
"Tabii atlatacaksınız. Her şey geçer."
"Eski mutlu günlerime dönebilecek miyim? Sizler yine yanımda olacak mısınız? Bunları düşünüyorum. Yaşamımdan birtakım parçaların kopup yavaş yavaş benden uzaklaştığını anlıyorum. Bunlar bende derin izler bırakacak olaylar... Acaba mutlu günler var mı? Hani insanın neşeyle kalktığı, bütün bir gün, beyninin bir köşesine dayanılması güç acıları sıkıştırıp üstünü örtmeye çalışmadığı, yaşamının güzelleştiğini her an duyumsadığı o günler geri gelecek mi? Sevildiğini ve korunduğunu hissettiği, ileriye umutla baktığı günler insanın... Ne güzeldir onlar... Merak ediyorum, onları bir daha yakalayabilecek miyim, yoksa bazı acılar içimde sonsuza dek silinmez izler mi bırakacak?"
"Yaşam..." diye mırıldandı yattığı yerden Hamdullah Bey. "Bazen en çok istediğimiz şeyi göremeyiz işte."
"Niçin, niçin?" diye sordum.
"Çünkü bize bir sevgi, bir tutku, açıkça gösterilmez bazen," dedi Hamdullah Bey.
"Doğru. Yaşam böyledir, değil mi?"
"Evet, yaşam böyledir."
"Ama hissedebilir bir sevgiyi insan..."
"Hissedebilir tabii. Ama hiç görmeyebilir de...