Hangisi daha cesurca?
Bosna’da Mostar köprüsünden suya atlamayana kız vermiyorlarmış. Damat adaylarının cesaretini ölçmek için yapılan bir gelenekmiş. Bizim Türk kızlarını koştukları şartlara rağmen istemek daha büyük bir cesaret örneğidir bence. Altınlar, bilezikler, gelinin erkek kardeşi için istenen saçma istekler, araba şartı, maaş şartı ve daha binlercesi… Şimdi soruyorum size: Bu şartları kabullenerek evliliğe girişmek mi daha çok cesaret istiyor, yoksa bir köprüden dereye atlamak mı? Ben eminim ki çoğu Türk erkeği köprüden atlamayı seçer. Hatta altından su geçmeyen, beton bir zemine kafalama atlamayı bile kabul ederler 😃
Girdap:
"Nefes" ile "Boğulma" Arasındaki Oranı Ölç Yüzyüzeyken her şeyin kusursuz olması, aranızdaki bağın, ten uyumunun ve sevginin gerçek olduğunu gösterir. Mesafe girdiğinde her şeyin bozulması ise aslında birbirinizi değil, mesafenin yarattığı o boşluğu, iletişimsizliği ve belirsizliği yönetemediğinizi gösterir. Yan yanayken varlığıyla nefes aldığın insan, uzaktayken bir kısa mesajın gecikmesiyle, bir ses tonunun yanlış anlaşılmasıyla seni boğmaya başlar. Eğer yüz yüzeyken gerçekten mutluysan bu nefes aldığın yerdir Mesafe varken şüpheler kavgalar oluyorsa bu boğulduğun yerdir Geçici bir mesafe için nefes aldığın yeri terk etmemelisin, yan yanayken ne kadar mutluyuz, uzaktayken birbirimizi neden yıpratıyoruz, bunu nasıl çözeceğiz?" diyerek, ortak bir düşmana karşı savaşırmış gibi masaya yatırman gerekir Tabii asıl mesele gerçekten buysa yüzyüzeyken gerçekten yanında olmasına rağmen ona güvenmiyorsan haklısındır ama onun yanında gerçekten huzur buluyorsan mutlu oluyorsan kısa süreli uzak mesafe için mutlu olabileceğin huzur bulduğun yeri neden terk eder ki insan
Alıntı
Reklam
Trump’ın "Trump Ice" (su), "Trump University" (ki hiç açılmaması gereken ve davalarla kapanan bir yapıydı), "Trump Shuttle" (havayolu) ve tabii ki Atlantic City’deki "Taj Mahal" başta olmak üzere batan kumarhaneleri... İş dünyasında "büyük deha" olarak pazarlanan bir figürün arkasındaki bu devasa başarısızlıklar serisi, aslında agresif bir marka pazarlamasının arkasında nasıl bir yönetim zafiyeti ve plansızlık olabileceğini çok iyi gösteriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ile kurduğumuz analoji ise ilk bakışta farklı kulvarlar gibi görünse de sistemik bir "süreç yönetimi ve algı hatası" noktasında oldukça dikkate değer bir paralellik barındırıyor. Bu iki figürün başarısızlık hikayelerini yan yana getirdiğimizde şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: 1. "Yenilgi" Döngüsünü Doğru Okuyamamak Trump: Girdiği birçok iş kolunda piyasa dinamiklerini, borç sarmalını ve hukuki sınırları doğru analiz edemedi. Kumarhane gibi "kasanın her zaman kazandığı" bir sektörde bile iflas bayrağını çekti. Ancak her başarısızlığı bir "yenilgi" olarak kabul etmek yerine, suçu sisteme ya da başkalarına atarak kendi mitini korumaya çalıştı. Kılıçdaroğlu: Karşısındaki siyasi mekanizmanın deterministik yapısını, sosyolojik katmanları ve seçmen matematiğini defalarca yanlış hesapladı. Üst üste gelen her seçim yenilgisini, sürecin yapısal hatalarını masaya yatırıp radikal bir strateji değişikliğine gitmek yerine; "aslında oyları artırdık", "şartlar adil değildi" gibi gerekçelerle rasyonalize etmeye çalıştı. Tıpkı Trump’ın batan şirketlerine rağmen "başarılı iş insanı" imajını sürdürme çabası gibi, o da her mağlubiyetin ardından "demokrasi mücadelesinin lideri" mitine sığındı. 2. Israr ve Esneklik Eksikliği İki isimde de ortak olan şey, çalışmayan bir formülde ısrar etme eğilimi. Trump, bir sektörde batınca
Siyaset
Hakan Şükür buharlaştı mı?
George Orwell'in kült kitabı 1984'te 'buharlaşma' diye bir olay var. Buharlaşma denilen şey şöyle oluyor; bir kişi partinin menfaati dışında bir iş yaptığında yazarın tabiriyle 'buharlaştırılıyor'. Kısaca yok ediliyor. Bir sabah bir uyanıyorsunuz o kişi yok olmuş. Ve işin garip yanı kimse o kişiyi sormuyor. "Yahu bu adam nereye kayboldu?" demiyor. Bildiğin o kişi hiç var olmamış gibi davranıyor herkes. Tanıdık mı? Malumunuz dünya kupası başladı ve dünya kupası dendiği zaman ilk akla gelen kişilerden biri Hakan Şükür olmasına rağmen nedense hiç öyle değilmiş gibi davranılıyor. 2002'de Güney Kore maçında tüm dünya kupası tarihinin en erken golünü atan adamı yabancı spikerler her dünya kupası organizasyonunda anarken Türk spikerler adını ağzına bile almıyor. Adını ağzına alan spiker maçın ikinci yarısında değişiyor (ahan da buharlaştı). Senelerce aynı forma altında mücadele verdiği arkadaşları asla adını zikretmiyor. Yahu tamam öküz öldü ortaklığınız bozuldu. Tamam Hakan Şükür sizin deyiminizle vatan haini. Tamam da adam hiç var olmamış gibi davranmak nasıl bir ruh hastalığıdır? 1984'deki durumun bir adım ötesi ne biliyor musunuz? Şu, "Ne Hakan Şükür'ü Muratcım, senin kafan karışmış. Seni tedavi etmemiz lazım... Nasıl tedavi ettiklerini uzun uzun yazmayacağım kitabı okursanız görürsünüz. Velhasıl kelam anlıyoruz ki Hakan Şükür demek suç. O yüzden bir daha ondan bahsederken, eski Akp milletvekili deyin!
Senin için takdir edilmiş olan şey, zayıflığına rağmen sana ulaşacaktır. Senin için takdir edilmemiş olan şey ise, ne kadar güçlü olursan ol ona erişemezsin."
"Günün aydınlığına, gecenin serinliğine, dostun selamına ve hâlâ atan kalbimize şükretmeliyiz. Hayat, tüm dertlerine rağmen, yaşanmaya değer muazzam bir mucizedir." ✍️🏻| Cahit Sıtkı Tarancı
Alıntı
Reklam
Reklam