Siyasi yasaklar veya kurumsal engeller ne zaman bir aktörün önünü tıkasa, bu toprakların siyasi dehası bir şekilde hukuki bariyerlerin etrafından dolaşacak bir organizasyonel formül üretmeyi başardı. Ekonomik kriz ortamında iktidar blokunun erken seçimi bir intihar olarak göreceği tespiti ne kadar rasyonelse, İmamoğlu’nun sıfırdan kurumsal hantallıklarla uğraşmak yerine hazır bir yapıyı "hızlandırıcı" olarak kullanma ihtimali de o kadar pratik bir akla dayanıyor. Sıfırdan bir parti kurup örgütlemek, her ilde binalar tutmak, kongreler yapmak aylar süren ve devasa enerji tüketen bir süreçtir. Süleyman Demirel yasaklıyken Hüsamettin Cindoruk’un DYP’nin başında "emaneti" koruması veya Rahşan Ecevit’in DSP’yi Bülent Ecevit için hazır tutması, liderin enerjisini bürokrasiye değil doğrudan kitlelere harcamasını sağladı. İmamoğlu için de tabelası hazır, teşkilat altyapısı hukuken tamamlanmış bir "ara istasyon", zamanla yarışırken hayat kurtarabilir. 2002’de Erdoğan yasaklıyken Abdullah Gül’ün başbakanlığı üstlenip kurumsal yapıyı iktidara taşıması, ardından hukuki engeller kalkınca liderliği devretmesi rüştünü ispatlamış bir model. İmamoğlu’nun üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan "Ahmak Davası" ve olası siyasi yasak riski düşünüldüğünde; arkasında duracağı, gerektiğinde emaneti güvenilir bir isme bırakabileceği ama ruhunu ve kitlesini kendisinin üfleyeceği bir "hazır çatı" projesi en makul B planı haline geliyor. Enflasyon ve geçim sıkıntısının zirve yaptığı dönemlerde seçmen, ideolojik aidiyetlerden ziyade "bu krizi kim çözebilir ve kim taze bir nefes getirebilir" sorusuna yanıt arar. Bu da yeni, yıpranmamış ve hızla mobilize olabilen bir siyasi harekete çarpan etkisi yaratır. Türk siyasi tarihi göstermiştir ki, lider kitlelerde bir kez karşılık bulduysa, amblemin veya