Rebecca Solnit’i Yürümenin Tarihi ile okumaya başladım ve bu araştırma kitabı; yürüme edimini, sanat tarihi, mimarlık, sosyolojik ve felsefi bir düzlemde ele alıyor. Okurken çok çok keyif aldım, bilgi edindim.
Öncelikle, yazar “yürüme” edimini felsefi zeminini hazırlayan filozof ve sosyolog J.J. Rousseau’dan başlatıyor. Çünkü Rousseau yürümeyi bir düşünme biçimi olarak ele alıp, “Yalnız Gezerin Düşleri” içeriğine konu ettirmiştir. Diğer birisi ise, Sorren Kierkegaard’ın düşünceleriyle devam ediyor. Yürümeyi akademik bir eylem konusunu dönüştüren Walter Benjamin’i unutmamak gerekiyor.
Mimari ve sanat tarihi açısından yürüyüşü gezme eylemine bağdaştırarak, 19. yy’dan sonra oluşmaya çalışan şehir imgesine göz kırpıyor. Bahçeleriyle ünlü ve aristokrasi sınıfının güçlü olduğu İngiltere’nin tarihine göz atıyor. Bu şekilde, yürüyüşün aslında Jane Austen’in “Aşk ve Gurur” ve “Emma” isimli kitaplarının karakterleri üzerinde açıyor. Mimariden ise, Claude Lorain, Nicholas Poussin ve Salvator Rosa gibi ünlü ressamların 17. yy İtalyan peyzajlarının şanının bu yürüş mekanları üzerinden göstermesi oldukça önemli. Özellikle Lorrain’in etkisi o kadar fazla ki, soylular ve diğer seçkinler, malikanelerinin, şatolarının bahçelerini Lorrain’in yağlı boya resimlerinden etkilenerek tasarlıyorlardı. Rosa’nın eşsiz çizimleri ise gotik mimari hayranlarını tatmin edecek düzeydeydi. 19. Yüzyılda fotoğrafçılığın gelişmesi ve plein air (açık hava) ressamlığının yaygınlaşması, kıra olan ilgiyi arttırdı. Bunlara “Thomas Gainsborough’nun Morning Walk, Gustave Caillebotte’un, Paris Street, Rainy Day ve Hokusai’nin Fuji Dağı Serisi” eserleri örnektir.
Şehircilik ve planlama bölümünde, III. Napolyon döneminde, Haussmann’ın 1853 yıllından başlayarak, kenti başından sonuna değin yeniden