Puan vermedi·160 syf.··
2026 33. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 12:00
Değer bir sonuçtur. Bir çok sürecin ulaştığı bir son nokta. Belirlenme süreci karmaşık ve tartışmalı olsa da genel kabul gören “ortak” değerleri bir sürü kabul belirler. Bir önermeler toplamı sonucu ortaya çıkan sondur. Asıl nokta değerin tartılması noktasıdır. Bir kıyas içerir. Maddi olaylarda kıyas nispeten daha kolaydır. Bir adamın baş parmağı referans alınıp koskoca ölçme sistemi rahatlıkla inşa edilir ve bu inşa edilmiş ölçme sistemi genel kabul görürse tüm dünyaca kullanılır. Bir dil inceleyicisi yalanın dille birlikte ortaya çıktığını savunur. Dil olmasaydı yalan da olmazdı der. Tıpkı tartı sistemi olmasaydı hile de olmayacağı gibi. Sistemler idealize edilip kurulur. Büyük sorun insan faktörüdür. Rasyonalite elbette genel kabul gören zamanın getirdiği bilimsel ve kültürel çıkarımlarla oluşturulur. Ama insan irrasyoneldir. Hayatında yalan ve hile her zaman vardır. Kimsenin uğramadığı bir köyde bile sistem tam olarak çalışmaz. Eğilip bükülür. İnsanlar işleri geldiği gibi bu sistemi bükmek için ellerinden geleni yapar. Hileli tartı bir küçük kasaba üzerinden tüm dünya için yazılmış bir roman. Bir mikrokozmostan tüm dünyaya açılan pencere yaratmış. Hileyi yapabilme potansiyeli olan ve fakat hile yapmayı istemeyen bir memurun yaşamı anlatılıyor. Bu yaşam ki bulunduğu ortamdan azade değil elbette. Sadece bir mikro kozmosun içinde daha da küçük bir dünya. Bireyin esas alındığı bu liberal sistemlerde bireyin değerleri tüm toplumda etkisini gösterir. Hele bu kişi değer ölçme düzeninin başındaysa. Ama asıl sorun sistemde değil bizzati kişinin kendisindedir. Hile insan hayatının en mahrem köşelerine kadar sirayet ederse idealize edilmeye çalışılan birey daha irrasyonel davranın. Tıpkı romanın kahramını gibi. Tarttığımız her ne kadar milyarca şey varsa da içimizdeki tartı
Edebiyat
Hileli TartıJoseph Roth · Everest Yayınları · 202679 okunma
BRONZ SÜVARİ VE MODERN HAKİKAT REJİMİNİN EPİSTEMOLOJİK İFLASI
10/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
Müellifimiz, çocukluk hafızasında yer eden o sarsıcı "bronz süvari ve plastik leğen takası" metaforunu, asrımızın küresel ontolojik buhranının bir hülasası olarak önümüze koymaktadır. Takasa bakıldığında alelade bir ticari mübadele gibi görünmektedir lakin insanın kadim, köklü, ahlaki ve ontolojik olanı (bronz süvariyi), cazip, hafif, ucuz ve muvakkat olan yeninin (parlak plastik leğenin) seküler şehvetine feda edişinin adıdır. Modern çağ zamanı çizgisel bir ilerleme olarak vazederken; yeni olanı "ileri ve iyi", eski olanı ise "geri ve değersiz" ilan eden habis bir cetvel icat etmiştir. Oysa bu cetvel fıtrata vurulmuş en büyük darbedir. Müellifin sorduğu o can alıcı sual: "İnsan, hakikatin sahibi midir, yoksa muhatabı mı?" sorusu işte bu tahlilin kelami mihverini oluşturur. Ehl-i Sünnet ve Cemaat akidesi sarahatle ilan eder ki: İnsan hakikatin vaz'edicisi, hâkimi ve sahibi olamaz ancak ve ancak aziz bir muhatabı olabilir. İnsanın şu dünyadaki şerefi, hakikati kendi hevasına göre eğip bükmesinde olamaz bilakis Allah Teala’nın kelamına ve fıtratın mizanına sadık bir muhatap olabilmesindedir. Müellif, eserinde Orta Çağ'ın döngüsel, ritüel ve ibadet merkezli zamanı ile büyüyen şehrin borç, vade, verimlilik ve hesap merkezli çizgisel tüccar zamanı arasındaki kavgayı derinlemesine analiz eder. Zaman daha ince bölündükçe emek ölçülebilir hale gelmiş; manastırın kolektif disiplin çanı nihayetinde modern fabrikanın sirenine ve günümüz dijital algoritmalarının saniyelerine evrilmiştir. Zaman artık bir tahakküm aracı olmuş tefekkür alanından çıkmıştır. İslam tasavvurunda zaman, alelade bir kronometre akışı veya paraya tahvil edilecek mekanik bir zemin değildir. Zaman, Allah Teala’nın insana lütfettiği en büyük ontolojik sermaye yani mukaddes VAKİTtir. Zaman asra kasem edilerek
Bronz SüvariMahir Ünal · Ketebe Yayınevi · 20261 okunma
Reklam
''Krizin Fenomenolojisi ve Tinsel Parçalanma"
10/10
·137 syf.··
Beğendi
·
2025 14. kitabı
·
76 günde okudu
·
Okunma: 06 Ekim 2025 23:26
Krizin Fenomenolojisi ve Tinsel Parçalanma: Estetiğin Huzursuzluğu Üzerine Radikal Bir Yapısöküm ve Epistemik Soruşturma Birinci Bölüm: Giriş, Konfor Alanının Tasfiyesi ve Tekinsizliğin Epistemolojik Kökenleri Sanat felsefesi, çağdaş estetik teorileri, ontoloji ve Batı düşünce tarihinin o labirentimsi koridorları içinde, okurunu tanıdık olanın güvenli limanlarından koparıp, varoluşsal bir tekinsizliğin tam ortasına fırlatan metinlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Estetiğin Huzursuzluğu, işte bu tavizsiz, uzlaşmasız ve radikal kopuşun, insan zihnini en ücra kılcal damarlarına kadar hırpalayan ve yerleşik algı kalıplarını un ufak eden o muazzam entelektüel dehasının en somut, en cüretkar felsefi vesikasıdır. Bu eseri okuma deneyimi, düz çizgisel bir metni konforlu bir rasyonalizmin rehberliğinde arkaya yaslanarak takip etmekten bütünüyle uzaktır; aksine kavramların, estetik paradigmaların, dilsel bariyerlerin ve felsefi kırılmaların geometrik olarak sürekli genişleyen, genişledikçe de okuru içine çeken o girdapsı sarmalında bir zihinsel irade savaşı vermektir. Kitabın okur üzerinde kurduğu o aşılması güç direnç, insanı kelime kıtlığıyla ve zihinsel bir felç haliyle baş başa bırakan o zorlayıcı entelektüel yapı, yazarın üslubundaki bir sakatlıktan ya da dilsel bir kurgu beceriksizliğinden kaynaklanmaz. Tam aksine bu muazzam zorluk, sanatın ve estetiğin kendi ontolojik doğasında barındırdığı o köksüz, tekinsiz, tekinsiz olduğu kadar da ele geçirilemez, formüle edilemez olan o ezeli "huzursuzluğu" metnin doğrudan gramerine, söz dizimine ve kavramsal omurgasına bir zehir gibi enjekte etmesinden ileri gelir. Metnin derinliklerine doğru sızmaya başladığımızda, karşımıza çıkan ilk büyük felsefi barikat, güzelin, estetik nesnenin ve sanatsal yaratımın salt
Felsefe
Estetiğin HuzursuzluğuJacques Ranciere · İletişim Yayınları · 201421 okunma
Bellamy'nin Ütopyası: Düzen mi, Distopya mı?
Puan vermedi·272 syf.··
2026 2. kitabı
Edward Bellamy’nin 1888 yılında kaleme aldığı Geriye Bakış (Looking Backward: 2000–1887), ilk bakışta Geç Viktorya Dönemi Amerikasının sınıfsal anksiyetelerine ve vahşi kapitalist üretim ilişkilerine getirilmiş safi bir alternatif düzen tasarımı gibi görünse de, alt metinlerinde barındırdığı ideolojik aygıtlar bakımından oldukça katmanlı bir felsefi/sosyolojik manifestodur. Julian West’in hipnotik bir uykuyla 19. yüzyılın rekabetçi kaosundan koparılıp 2000 yılının pürüzsüz Boston’ına uyandırılması, sadece edebi bir zaman yolculuğu teması değil; aynı zamanda Batı düşüncesinin aydınlanmacı, ilerlemeci ve pozitivist tarih anlayışının kurgusal bir doruk noktasıdır. Bellamy, endüstrileşmenin yarattığı toplumsal anomiyi ve yabancılaşmayı sağaltmak adına, seküler bir kurtuluş miti (eskatoloji) inşa eder. Ancak bu mit, insanlığı özgürleştirmekten ziyade, rasyonel bir makinenin kusursuz işleyen dişlileri haline getirmeyi amaçlayan teknokratik bir kolektivizmin provası niteliğindedir. Romanda sunulan ve tüm toplumsal yapıyı dikey bir hiyerarşiyle organize eden "Endüstriyel Ordu" kavramı, Foucaultcu bir perspektifle ele alındığında, biyo-politik bir disiplin toplumunun en steril modellemesidir. Bellamy, serbest piyasanın yarattığı sömürüyü ve yıkıcı rekabeti ortadan kaldırırken, üretimin, dağıtımın ve hatta beşeri emeğin tamamen devletleştirildiği (Büyük Tröst) bir sistem kurar. Buradaki ironik ve demagojik kırılma tam olarak bu noktada başlar: Yazar, mülkiyet ilişkilerini radikal bir biçimde dönüştürerek kapitalizmi tasfiye ettiğini iddia etse de, aslında kapitalizmin en temel fetişi olan "endüstriyel verimlilik, büyüme ve makineleşme" mantığını mutlaklaştırır. Ortaya çıkan yapı, ortodoks bir sosyalizmden ziyade, devletin tek ve mutlak işveren haline geldiği, bürokratik
Düşünce
Geriye Bakış 2000’den 1887’yeEdward Bellamy · İş Bankası Kültür Yayınları · 2020597 okunma
Altan Çetin- Tarih Felsefesi
10/10
·304 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com'a aittir. Bu eser, tarih düşüncesinin uzun gelişim çizgisini hem felsefi hem de metodolojik yönleriyle ele alan kapsamlı bir incelemedir. Tarih felsefesinin yalnızca belirli dönemlerle sınırlı bir tartışma olmadığını; aksine, insanın geçmişi anlama, zamanı yorumlama ve toplumsal değişimi kavrama çabasının ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Altan Çetin Hoca antik çağlardan modern zamanlara değin uzanan geniş bir entelektüel haritayı titiz bir kaynak kullanımıyla kurgulayarak, tarihsel düşüncenin dönüşümünü bütünlüklü bir biçimde analiz eder. Çetin, eserin giriş bölümünde tarih fikrinin kadim uygarlıklardaki kökenlerine yoğunlaşır. Mezopotamya ve Mısır gibi erken zamanın kültürlerinde tarihin kutsal zaman anlayışıyla bağlantılı olduğuna dikkat çeker. Tarihin ritüel döngüler ve tanrısal müdahaleler ile açıklanması, insanın geçmişi anlamlandırma biçiminin ilk aşaması olarak sunulur. Ardından Yunan düşüncesine geçilerek tarihin sekülerleşme süreci incelenir. Bu bağlamda Herodotos’un betimleyici ve kültürlerarası karşılaştırmaya dayanan tarihçiliği, Thukydides’in nedensellik, kanıt ve realizm temelli ilerleyen analitik yaklaşımı karşılaştırılır. Çetin, modern tarih biliminin temellerinin Thukydides çizgisinde atıldığına dikkat çeker; böylece Antik Yunan’ın tarih felsefesi yeniden yorumlanır. Musevi geleneğinde tarihin tanrısal iradeye bağlı lineer bir süreç olarak kavranmasını Batı düşüncesinin ilerleme fikrine kaynaklık eden önemli bir unsur olarak değerlendirir. Bu noktada zamanın doğrusal bir akışa yerleştirilmesi ve tarihin teleolojik bir süreç olarak yorumlanması, modern tarih bilincinin dini temellerini anlamak açısından kritik bir rol oynar. Aynı bölümde İslam düşünce dünyasına geçilerek tarih
Tarih
Tarih FelsefesiAltan Çetin · Selenge Yayınları · 20251 okunma
4/10
·104 syf.·
2026 6. kitabı
Mehmet Rauf’un polisiye türündeki denemelerinden biri olan *Define*, olay örgüsünü Şark’ta görev yapan Doktor Şakir Feyzi Bey’in öznel bakış açısından (birinci tekil şahıs anlatıcı) okura aktarmaktadır. Eserin giriş bölümünde entelektüel, ahlaki açıdan dürüst ve gizemli olaylara ilgi duyan bir profil çizen ana karakter, olay örgüsü ilerledikçe belirgin bir psikolojik dönüşüm geçirir. Bir bulmaca ve ipucu zinciri etrafında şekillenen anlatıda, yazarın kullandığı iç monologlar aracılığıyla kahramanın hırs ve şehvet gibi dürtüsel duygularının su yüzüne çıkışına tanıklık edilir. Klasik dedektiflik edebiyatının temel dinamikleri göz önüne alındığında eser; bilinmezlik yaratma, okuru entelektüel bir sürece dâhil etme ve kurgusal beklentileri tersyüz etme (sürpriz son) gibi unsurlar açısından zayıf kalmaktadır. Kurgudaki temel yapısal sorunlar şu şekilde özetlenebilir: Okurun vakaya dair sahip olduğu tüm veriler, anlatıcının süzgecinden geçen sınırlı bilgilerden ibarettir; bu durum okurun kendi çıkarımlarını yapmasını engeller. Olayların düğüm noktalarının çözüme ulaşma süreci analitik bir tümdengelimden ziyade rastlantılara dayanmaktadır. Kurgunun tesadüfler üzerinden ilerlemesi, rasyonalite ve mantık çerçevesine oturtulması gereken polisiye türünün doğasıyla açıkça çelişmektedir. Eserde, yazarın olaylara ve karakterlere yaklaşımındaki didaktik tavır dikkat çekmektedir. Mehmet Rauf, metin boyunca iyi-kötü dikotomisini (ikiliğini) oldukça keskin çizgilerle belirler: Tek Boyutlu Karakterler, Antagonist (kötü) karakterler hiçbir olumlu nitelik barındırmazken , protoganist(iyi)karakterler hep iyi ve güzel nitelikler barındırır. Olaylarda ve durum analizlerinde ahlaki veya psikolojik “gri alanlara” yer verilmez. Okuru Yönlendirme Eğilimi: Yazar, verdiği bilgiler, yaptığı
DefineMehmet Rauf · İş Bankası Kültür Yayınları · 20223,334 okunma
Reklam
Reklam