"Sözcüklerle, söylemek istediğimiz şey arasındaki yolun uzaklığına 'dev uzaklık' der Ungaretti." Döşeğimde Ölürken, adından da anlaşılacağı üzere temel duygusu ölüm olan fakat olay akışı ve anlatım tekniği ile bu dev uzaklığın sıkıntısında okumaya neden olan bir roman.
15 anlatıcının sırayla konuştuğu bölümlerdeki parçaları birleştirerek Bundren ailesinin yaşamöyküsünü, aile bireylerinin karakterlerini, yoksulluğun aile bağlarına olumsuz etkisini öğrenmeye çalışıyoruz. Roman, içerikte adının vaat etmediği bir olay örgüsüne sahip. Döşeğinde, ölüm meleğinin ziyaretini beklerken anılarını yoklayan, hayatını sorguya çeken birinin duygularının ve düşüncelerinin aktarımından ziyade bir ölüm sonrasında ailenin yaşamında olan bitenlere tanık oluyoruz.
Herkesin sırayla bazen de sırasız tekrarlarla mikrofona atlayıp konuştuğu sokak röportajları gibi bazen duygusal bazen basit birbirinden kopuk ifadelerle ilerleyen odağı değişen bir anlatı bu. Dolayısıyla anlatıcıların anlattıkları zihnimizde öyle yağ gibi akmıyor. Bu durum roman karakterlerinin zihnini projeksiyon gibi yansıtan, mantıksız, sırasız düşünce akışının birinci kişi ağzıyla verilmesi yöntemi olan "bilinç akışı"nın ne kadar başarılı kullanıldığını gösteriyor. 59 bölümün tamamını oluşturan bir de "büyük/üst bilincin akışı"nı yani Faulkner'in Missisipi elektrik santralinde çalışırken gece yarılarından sabaha kadar sadece 6 haftada asla ayık olmayan bir kafayla yazdığı akışı düşünün. İşte size anlaşılmanın umursanmadığı bir roman.
Anlatımdaki tüm dağınık ayrıntıları toplayan esas vak'a ise mutsuz eş/mutsuz anne Addie'nin ölümü ve uzak bir kentteki aile mezarlığına defninin vasiyetini gerçekleştirmek için çıkılan yolculuk. Addie'nin vasiyetinin yerine getirilip getirilmeyeceği aile üyeleri ve komşuları arasında