Banker masanın üzerinden aldı kâğıdı, okumaya başladı:
“Yarın saat on ikide özgürlüğüme, insanların arasına girmek hakkına kavuşuyorum. Ama bu odadan çıkmadan, güneşi görmeden önce sizlere birkaç şey söylemek istiyorum. Şu anda beni gören Tanrı’nın huzurunda bütün açık yürekliliğimle söylüyorum size: Özgürlüğün de, yaşamın da, sağlığın da, kitaplarınız da, dünya nimetleri olarak adı geçen her şeyin de en küçük bir değeri, anlamı yoktur benim için.
Dünyadaki yaşamı bu on beş yıl içinde dikkatle inceledim. Evet, dünyayı da, insanları da görmedim, ama kitaplarınızda misk kokulu şaraplarınızdan içtim, şarkılar söyledim, ormanlarda geyiklerin, yabani domuzların peşinden koştum, kadınları sevdim... Yüce ozanlarınızın büyüleriyle yaratılmış bulutlar gibi göksel dilberler geldiler bana geceleri, başımı döndüren çok güzel masallar fısıldadılar kulağıma. Kitaplarınızda Elbruz’un, Montblanc’ın doruklarına tırmandım; oradan, güneşin sabahları nasıl doğduğunu, akşamları gökyüzünü de, okyanusu da, dağların tepelerini de nasıl kızıl bir ışığı boğduğunu gördüm; oradan, başımın üstünde şimşeklerin bulutları yararak nasıl çaktıklarını gördüm; yemyeşil ormanlar gördüm, çayırlar, ırmaklar, göller; kentler gördüm; denizkızlarının şarkılarını, çobanların kavallarından çıkan ezgileri dinledim; bana Tanrı’dan söz etmek için yanıma konan meleklerin kanatlarına sürdüm elimi... Kitaplarınızda dipsiz uçurumlara attım kendimi, mucizeler yarattım, öldürdüm, kentler yaktım, yeni dinler yaymaya çalıştım, krallık yönettim...
Bilge kişi yaptı beni kitaplarınız. Yorulmak bilmez insan zekâsının yüzyıllardan beri yarattığı her şeyi kafatasımın içine sıkıştırdım. Hepinizden bilgili olduğumu biliyorum.
Kitaplarınızı da, dünya nimetlerini de, bilgeliği de küçük görüyorum şimdi. Dünyada her şey boş, saçma,