Herkese merhaba...
Bu gün uzuuuun zamandır okumadığım vampirlerimle geldim. @okumacemberiolusturalim etkinliğimin biten üçüncü kitabı. Aynı zaman da Okuyan kadinlar kulubu nün #herayinbiribiryayinevi etkinliği için seçtiği @artemisyayinlari nın birinci kitabı.
Önce bir soru sormak istiyorum. Doğa üstü bir yeteneğiniz olsaydı ne olmasını isterdiniz? Zihin okumak ya da şekil değiştirmek istekleriniz arasında olur muydu?
Güneyli Vampirler Serisi'nin sadece iki kitabı yıllardır duruyordu kitaplığımda. Burcu Atilgan nın bir canlı yayınında "güzel seridir" demesi üzerine tamamlamaya karar verdim ve işte ilk kitabı #gündüzölüsü bitti bile. Belli bir zamandan sonra (yaştan sonra demicim daha gencim ben ) vampir kitaplarının pek sarmayacağını düşünmüştüm ama korktuğum gibi olmadı. Hatta özlemişim, sayfalar birbiri ardına nasıl hızla döndü anlamadım. Klişeleşmiş vampir tanımlarının yanı sıra sürprizlerde vardı. Bu sayede belki de heyecanlı, aksiyonlu olduğu kadar eğlenceli bir okuma da oldu benim için. Çok yazım hatasıyla karşılaştım ama sevdiğim için görmezden geliyorum bu seferlik.
Ufak bir kasaba da yaşanıyor olaylar. İnsanlardan gizlenen vampirler yok bu kitapta, bara gelip garsona A Rh + var mı diye soran vampirler var. Her şey ulu orta yaşanıyor. Sahip olmayanların yetenek olarak gördüğü, sahip olanın ise kusur diye adlandırdığı bir özelliğe sahip olan Sookie ile Bill'in hikayesi. İkinci kitabına gece küçük bir giriş yapmadan duramadım. Bu tarz okumayı seven varsa buyursun efendim.
Keyifli okumalarınız daim olsun...
Türkiye’nin İstiklal Marşı, Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılmıştır.
İSTİKLÂL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Karanlık peter pan konusu ilgimi çektiği için başlamıştım. İlk kitap korkunç kötüydü hayatımda okuduğum en kötü kitaplar arasında ilk beşte. Diğer üç kitap ilişkileri biraz daha oturduğu için konu da ilerlediği için biraz daha okunabilir geldi. Rh kısmı beni rahatsız etmedi ama ilişkileri hiç samimi gelmedi. Karakterler zaten hiç doldurulmamış, olaylar çok yüzeysel, aşkları da aynı şekilde. Herkes bir anda güçleniyor yada güçten düşüyor. Çok kişi ağzından yazılması, olayların gereksiz uzamaması dışında sevdiğim bişey olmadı kitapta. Okumasam da olurmuş.
Fae PrensleriNikki St. Crowe · Nox Yayınları · 202564 okunma
Bazı kitaplar okunur, bazıları yaşanır. Menâmât-ı Rûh ise ikisinin arasında bir yerde duruyor. Bu kitap klasik bir roman değil, klasik bir tasavvuf metni de değil; daha çok insanın kendi iç sesini duyabilmesi için yazılmış bir ruh günlüğü gibi.
Daha ilk sayfalarda yazar kitabın ne olduğunu açıkça söylüyor: bunun bir hikâye değil, “ruhun kendisinin günlüğü” olduğunu belirtiyor.
Menâmât-ı Rûh
Bu cümle aslında kitabın tamamını anlamak için anahtar. Çünkü okurken olay ararsanız bulamazsınız; ama kendinizi ararsanız çok şey bulursunuz.
Kitabın yapısı da klasik değil. İçindekiler kısmına baktığınızda bile bir roman değil, bir yol haritası gördüğünüzü anlıyorsunuz: ruhun gemisi, ruhun vasıtası, ruhun huşusu, ruhun sarayı, ruhun menzilleri…
Menâmât-ı Rûh
Bu başlıklar aslında kitabın anlatı değil, merhale kitabı olduğunu gösteriyor. Yani hikâye ilerlemiyor; insan ilerliyor.
En etkileyici bölümlerden biri vapur rüyasıyla başlayan kısım oldu. Mustafa’nın sürekli son vapura yetişmeye çalışması ama her defasında arkasına bakıp düşmesi çok güçlü bir sembol. Arkaya bakmak burada sadece fiziksel bir hareket değil; dünyevî bağlara dönmek anlamına geliyor. Nitekim metin bunu açıkça söylüyor: o dönüş ruhun iki âlem arasında asılı kalmasına neden oluyor.
Menâmât-ı Rûh
Bu sahneleri okurken şunu fark ettim: kitap aslında rüya anlatmıyor, insanın kendini sabote etme alışkanlıklarını anlatıyor. Çünkü Mustafa’yı geri çeken sesler dışarıdan değil içeriden geliyor: makam hırsı, nefs, dünyevî arzular.
Menâmât-ı Rûh
Bu psikolojik derinlik kitabın en güçlü taraflarından biri.
Kitap ilerledikçe rüyaların korku değil mesaj taşıdığı fikri güçleniyor. Özellikle fren tutmayan araba sahnesi çok etkileyiciydi. Araç geri giderken Mustafa çarpmamak için sürekli manevra yapıyor ve sonunda şunu
4 kitaplık bir seri olduğunu bilmeden başladım ve beni içine çekemedi zaten rh imiş şu an bu tarz bir kurgu okumak istemediğimden devam etmeyeceğim seriye
UnhingedSteph Macca · Independently Published · 202410 okunma
"Akıllılar dünyasının bir kıyısında, sisli bir dağ başında çöreklenmiş, dünyayı kendimce anlamlandırmaya çalışan bir deliyim."
İşte bu sarsıcı cümleyle başlıyor Ayşe Şasa kitabına ve bu eserinde hastalık süresince yaşadığı tecrübelerini kaydettiği notları okuyucusuyla paylaşıyor.
O, dünyaya düşmekle yaralanan ve bu yarayı bir ömür boyu ruhunda taşıyanlardan biridir. Çocukluğundan itibaren oldukça zor şartlarda yaşamak zorunda kalan Ayşe Şasa ’nın hayatını, İlber Ortaylı kitabın takdim kısmında şöyle özetler:
"Para, anane ve eski bir Osmanlı ailesi; çok kişinin imrendiği bu zenginliğin, hassas ruhlu bir yazar için imkânlar kadar tıkanma ve zorluklar yarattığını da söylemek gerekir."
Dışarıdan müreffeh ve göz alıcı görünen hayatı kendi tabiriyle aslında bir "cehennem" dir. Oldukça iyi eğitim almış, Marksist bir entelektüel olan Şasa otuzlu yaşlarında ağır bir varoluşsal kriz yaşar. İçindeki anlamsızlık ve karanlık o kadar yoğundur ki, tüm yaşadıklarının nihayetinde şizofreni hastalığına yakalanır.
Şasa, uzun yıllar pek çok psikolojik rahatsızlıkla boğuşur; ta ki yolu Muhyiddin İbn Arabi ile kesişene dek. Füsûsu'l-Hikem’in sayfalarını açtığı an, hayatındaki büyük dönüşüm de başlamış olur. Gerçeklik algısını kaybettiği anlarda bile zihnindeki anlam arayışını diri tutmayı başaracak kadar zeki bir kadın olan Şasa, ruhuna aldığı sayısız yaraya şifa olan bu kitaba sımsıkı sarılır; belli ki kitap da ona...
Düştüğü karanlıktan ona uzanan bir rahmet eli olan İbnü'l Arabî, Şasa’nın deyimiyle ona bu dünyada "cenneti yaşatan" manevi bir rehber olur.
Ve artık o, hayata ikinci bir defa yeniden gelmiş gibidir.
Sevgili Ayşe Şasa'yı, bu çetin hayat yolculuğunda, geçtiği vadiler ve ulaştığı menzillerle Ferîdüddin Attâr Attar’ın kuşlarına benzetiyorum. Simurg’a giden o meşakkatli yolda, ona rehberlik eden ise