Onda böyle ateşli bir tutku, böyle bir ikbalperestlik bulunduğunu hiçbir zaman sezmemiştim. Heyhat! Ruhunun olağanüstü nitelikleri ve aklının yiğit yüceliği onu nerelere götürdü! Sevgili yazarım ne kadar doğru söylemiş: Il n'est de bonheur que dans les vois communes.*
*Fr. Mutluluk sadece herkesin geçtiği yollarda bulunabilir.
Ebu Tâlib'in ölümünün üzerinden çok zaman geçmemişti. Bir sabah Kâbe'nin yanında Hicr'de otururken Muhammed yanımıza geldi. Belli ki bir şeyler söyleyecekti. Son zamanlarda bize bu kadar yaklaşıp konuşmamıştı. Merakla yüzümüzü döndük.
"Ey Kureyş halkı!" diye söze başladı ve sonra geceleyin yanına Cebrail'in geldiğini, onunla birlikte önce Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gittiklerini, oradan da gökyüzüne çıktıklarını anlattı. İçimizden biri bağırdı:
"Yine neler diyorsun sen! Develerimizi böğürlerine vura vura sürsek bile oraya gidişimiz ve dönüşümüz iki ay sürer."
Bir uğultudur koptu. Elimize Muhammed'le alay etmek, halkı ondan soğutmak için büyük bir fırsat geçmişti. Uzaktan Ebu Bekir'in bize doğru geldiğini görünce, Muhammed'e ulaşmasına izin vermeden hemen önünü kestik.
"Arkadaşın Muhammed'in ne dediğini duydun mu?" diye sorduk.
"Hayır, duymadım. Ne diyormuş?" diye bize sordu Ebu Bekir.
"Bu gece Kudüs'e gitmiş. Oradan göklere çıkmış, sonra da geri dönmüş," diye cevapladık.
Hepimiz Ebu Bekir'in nasıl bir tepki
vereceğini merak ediyorduk. Bu akıllı insanın böyle bir şeye inanması mümkün değildi. Eğer o Muhammed'den şüpheye düşerse, hemen diğer Müslümanları da kolaylıkla dinlerinden dönmeye ikna edebilirdik.
Ebu Bekir hiçbir tereddüt alameti göstermeksizin;
"Eğer, o böyle demişse mutlaka doğru söylemiştir," dedi.
Durum herkes tarafından bilinebilir ve kabul edilebilir bir düzlemde ifade edilmeye müsait olsaydı, imanın hikmeti ortadan kalkardı. Oysa iman olgusunun kendisi bir sınama/sınanmadan ibarettir. Olay, iman eden için kendi gözüyle gördüğünden daha bedihidir; iman etmeyen içinse, gözüyle gördüğü bile yanılsama (illüzyon) mesabesinde kalır. Sır da zaten, bu noktada odağını buluyor.