Ansızın ne dediklerini anladı, görünen dünyanın manasını çözdü, doğa bizi şaşırtıyor, bizler de "ne güzel" diyoruz ve ruhumuza bizden daha yüce bir şey giriyor Bütün hayatı bunun nedeninden kuşkulanmadan geçmişti. Çok zaman bir manzara, bir anıt, bir meydan, bir kestirme yol,bir park, bir kilise içi, bir uçurum, bir dar sokak, bir çöl karşısında hayranlıkla donakalmıştı. Ancak şimdi, nihayet bu sirrı idrak edebiliyordu.
Çok basit bir sırdı bu: aşk. Cansız dünyada hayranlık duyduğumuz her şey; ormanlar, ovalar, nehirler, dağlar, denizler, vadiler, yaylalar, dahası kentler, saraylar, taşlar, dahası gökyüzü, günbatımları, firtınalar, dahası kar dahası gece, yıldızlar, rüzgârlar, bütün bunlar kendi başlarına boş ve kayıtsızken insani bir anlam yükleniyorlardı çünkü biz bundan kuşkulanmasak bile içlerinde bir aşk önsezisi barındırıyorlardı.
Şimdiye dek fark etmemekle ne büyük aptallık etmişti. Bir bekleyiş gizli değilse içinde bir kayanın, ormanın, harabenin ne faydası olabilirdi? Kızın, bizi mutlu edebilecek varlığının beklentisi değilse neydi? Düşüncemiz bizi günbatımında, kızla, hüzünlü kuş cıvıltıları arasında gezintiye çıkartmaya yetmiyorsa sarp kayalıklardan gizemli patikalardan oluşan romantik vadinin nasıl bir anlamı olabilirdi? Mağaranın gölgesinde bir buluşmanın hayalini kurmuyorsak antik firavunların yüksek duvarlarının ne anlamı vardır? Bir Felemenk kasabasının köşesini niye umursayalım ya da boulevard' kafesini, Şam'ın sûk'unu eğer o kız günün birinde oradan geçmeyecek ve size bir hayat parçacığı sunmayacaksa niye önemseyelim? Yol ayrımındaki küçük sütunlu şapelin minik ışığı, içinde bir hayal barındırmıyorsa neden hüzünlendirsin? Ve hayaller ona, bizi mutlu edecek kıza yönelmiyorsa nedir?