Gün gelip İlber Ortaylı gibi figürler aramızdan ayrıldığında, ardında bırakacağı miras üzerine yapılacak tartışmalar aslında bize kişilerden çok, toplumun "entelektüel" algısını ve bu algıdaki kırılmaları gösterecektir. Bir kesim "Büyük bir tarihçiyi kaybettik" derken, diğer bir kesim muhtemelen "Zaten sevmezdik; ne iktidarın karşısında durdu ne de yanında, etliye sütlüye karışmadı, aydın dediğin muhalif olur" diyecektir. Ancak bu eleştiri, entelektüel tanımının sosyolojik ve tarihsel olarak nasıl değiştiğini gözden kaçıran, ithal ve sığ bir okumanın ürünüdür.
"Entelektüel kime denir?" sorusuna günümüzde bilgili, okuyan, sorgulayan, öğrenmeyi hayat prensibi haline getiren kişi yanıtını veririz. Zihnimizde buna uygun bir resim belirir. Fakat ilkel bir kabileye gidip aynı soruyu sorduğumuzda bu resim yerini anlamsızlığa bırakır. Oradaki entelektüel; yağmurun ne zaman yağacağını tahmin eden, avın nerede ve nasıl yapılacağını bilen kişidir. Bilgi, o toplumun hayatta kalma pratiğiyle örtüştüğü an değer kazanır. Bu da bize gösteriyor ki entelektüellik, zamana ve mekâna göre değişiklik gösteren bir olgudur.
Buradaki en kritik nokta şudur: Entelektüel olunmaz, toplum tarafından entelektüel olunmaya izin verilir. Kişi okuyup, düşünüp, sorgulayarak evrensel bir bakış açısı kazanabilir; ancak bu eylemlerini toplumun gözleriyle birleştirip harmanlayamazsa, toplum onu kabul etmez ve o entelektüel kimlik hiçbir zaman tam anlamıyla vücut bulmaz.
Günümüzde sıkça duyduğumuz "Entelektüel muhaliftir" önermesi evrensel bir yasa değil, tamamen Avrupa merkezli tarihsel bir tanımın dayatmasıdır. Batı entelektüelliğinin kökeni; Rönesans, Sanayi Devrimi ve kiliseye, monarşiye karşı yüzyıllar süren tabandan gelme çatışmaların, isyanların ve devrimlerin bir ürünüdür. Foucault, Camus,