koray yücel

koray yücel
@rpekoray
Sosyal bilimlere meraklı olmakla birlikte bileşik sosyal bilimler fikrini savunan birisiyim
Sahaf
çanakkale on sekiz mart üniversitesi tarih bölümü
eskişehir
eskişehir
47 okur puanı
Şubat 2022 tarihinde katıldı
"NAFAKA KALDIRILDI AĞLAYIN FEMİNİSTLER"
​Başlıktan da anladığınız gibi; büyük bir erkek zaferi ve kadın mağlubiyeti! Erkekler mutlu, kadınlar öfkeli... İşte iki cinsiyet sosyal medyada tekrardan vahşice kavga ederken, ıskalanan devasa bir gerçek var: Asıl suçlu ne nafakayı suistimal eden kadınlar ne de o "mağdur" erkekler. Asıl suçlu, sistemin ta kendisidir. Size yardım eli uzatıyor gibi görünenler, aslında sizi o yardıma muhtaç bırakanlardır. Gerçek, gölgelerin arasında gizlenirken; kitleler sosyal medyada bir "feminist cadı avının" peşine düştü. Lakin... ​Lakin asıl dikkat edilmesi gereken konu, evliliğe giden süreçte devletin kapladığı o devasa yerdir. Evlilik cüzdanları, harç bedelleri, vergiler ve zorunlu yasal bildirimler... Devlet, iki insanın hayatını birleştirme sürecinde hem maddi hem de zamansal olarak sizden ciddi bir kazanç sağlar. Devletin resmi izni dahi olmadan evlilik yasal olarak kabul edilmiyorken; yani evlenene kadar ki süreçte devlet her daim ensemizdeyken, boşanma anı geldiğinde o devasa aygıt bir anda ortadan kayboluyor! Tüm sorumluluk erkeğin omzuna yığılırken, tüm ceza ve güvensizlik ise kadına yükleniyor. ​Oysa devletin varlığını sağlayan—ister askeri güç, ister ekonomik refah, isterse bilimsel çalışmalar olsun—yegane bir unsur vardır: Nüfus ve o nüfusun kalitesi. İşte bu nüfusu ve toplumsal sürekliliği sağlayan birey, devlet için son derece mühim olmak zorundadır. Devlet, vatandaşına kaliteli eğitim, iş imkanı ve mutlak güvenlik tesis etmekle yükümlüyken; boşanan kadına bunları sağlamakta aciz kalması ile onu nafakaya muhtaç bırakıyor. Eğer bir sistem, boşanan kadına güvenceli bir iş imkanı, faizsiz girişim kredisi ve çocuk parası gibi hem maddi hem de psikolojik destek mekanizmaları sağlayabilseydi; birçok kadın nafakayı umursamadan kendi kaderini yazacak gücü ve cesareti kendinde
Kadın
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
TÜRKİYE'DE OKUL SALDIRISI NEDEN OLUYOR?
Bence bu olayın temelinde bireyselleşmenin başarısızlığı ve aşırı bireyselleşme olabilir. Baktığımızda bu durum, Avrupa ve Avrupa kültürüne mensup ülkelerde fazlasıyla var ve hepsi bireyselliğin ön planda olduğu ülkeler; yani "birey kendi değerini kendisi üzerinden sağlar" fikri toplumsal bellekte önemli bir yerde. Yalnız; insan, kendisi, kurduğu ilişki ve çevresel faktörler olmadan dikkat etmek tahlili yanlış yapılmasına sebep olur. Bu bakışla baktığımızda; okul saldırısı yapan çocuk, toplum tarafından dışlanmış değil, çocuk toplumu dışlamıştır. Zaten manifestodan da görüyoruz; o dünyada hayatın başrolde olduğunu ve hak ettiğini alması gerektiğini söyler. Fark edilmemenin sonucunda yaratılan umutsuzluk yerine nefret ve öfkeyi alır ama gerçek bireyselleşme, bireyin kendisi ile yaşadığı toplum arasındaki ilişkiyi doğru düzenlemesi ile ulaşılabilir. Lakin modern zaman diye tabir ettiğimiz bu yıllarda; sosyal medya, alt kültürlerin çoğalması ve bu alt kültürlerin üstkültürle eş görülmesi, zamanla bireyin düşünceleri ile toplumun düşünceleri arasında önlenemeyen ve sonuçsuz bir çatışmaya sebep oluşturuyor. Yani demem o ki; aşırı bireyselleşmenin getirdiği bir sonuçtur bu. ​Ama Türkiye burada ayrı bir tutumla bakılması gerekir; çünkü Batı ve Doğu toplumlarında toplumla kurulan ilişki farklıdır. Doğu toplumlarında birey, topluma kattığı değer ile kendi değerini yaratabilirken; Batı’da, bahsettiğim gibi, kendi değeri üzerinden oluşturur bu değeri. Türk milleti ise, uzun bir süre Doğu kültüründe olması neticesinde, toplumsal bir hal almıştır; hatta bu atasözlerimize bile yansır, "elalem ne der" sözü buna örnektir. Türk milleti zamanla, Batı’nın yükselişi ile eşitsizliği Avrupa’ya özenerek kurarken, zaten bu iki kültür de aralarında önlenemez bir alışveriş içine çok önceden
1000Kitap
İLBER ORTAYLI SÖZDE ENTELEKTÜEL Mİ?
Gün gelip İlber Ortaylı gibi figürler aramızdan ayrıldığında, ardında bırakacağı miras üzerine yapılacak tartışmalar aslında bize kişilerden çok, toplumun "entelektüel" algısını ve bu algıdaki kırılmaları gösterecektir. Bir kesim "Büyük bir tarihçiyi kaybettik" derken, diğer bir kesim muhtemelen "Zaten sevmezdik; ne iktidarın karşısında durdu ne de yanında, etliye sütlüye karışmadı, aydın dediğin muhalif olur" diyecektir. Ancak bu eleştiri, entelektüel tanımının sosyolojik ve tarihsel olarak nasıl değiştiğini gözden kaçıran, ithal ve sığ bir okumanın ürünüdür. ​"Entelektüel kime denir?" sorusuna günümüzde bilgili, okuyan, sorgulayan, öğrenmeyi hayat prensibi haline getiren kişi yanıtını veririz. Zihnimizde buna uygun bir resim belirir. Fakat ilkel bir kabileye gidip aynı soruyu sorduğumuzda bu resim yerini anlamsızlığa bırakır. Oradaki entelektüel; yağmurun ne zaman yağacağını tahmin eden, avın nerede ve nasıl yapılacağını bilen kişidir. Bilgi, o toplumun hayatta kalma pratiğiyle örtüştüğü an değer kazanır. Bu da bize gösteriyor ki entelektüellik, zamana ve mekâna göre değişiklik gösteren bir olgudur. ​Buradaki en kritik nokta şudur: Entelektüel olunmaz, toplum tarafından entelektüel olunmaya izin verilir. Kişi okuyup, düşünüp, sorgulayarak evrensel bir bakış açısı kazanabilir; ancak bu eylemlerini toplumun gözleriyle birleştirip harmanlayamazsa, toplum onu kabul etmez ve o entelektüel kimlik hiçbir zaman tam anlamıyla vücut bulmaz. ​Günümüzde sıkça duyduğumuz "Entelektüel muhaliftir" önermesi evrensel bir yasa değil, tamamen Avrupa merkezli tarihsel bir tanımın dayatmasıdır. Batı entelektüelliğinin kökeni; Rönesans, Sanayi Devrimi ve kiliseye, monarşiye karşı yüzyıllar süren tabandan gelme çatışmaların, isyanların ve devrimlerin bir ürünüdür. Foucault, Camus,
1000Kitap
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINI KİMSE BİLEMEZ
Kitaplığımdaki bu manzara, aslında İkinci Dünya Savaşı denilen o devasa okyanusun sadece kıyı şeridi. Dışarıdan bakınca 'komutanlar, tanklar ve haritalar' gibi görünse de, işin içine girdikçe bildiklerimizin ne kadar kısıtlı olduğunu anlıyor insan. ​Neden mi bu savaşı hiçbir zaman 'tam olarak' bilemeyeceğiz? ​Dilin Sınırları: Sadece Almanca veya İngilizce kaynaklar yetmiyor. Macarca bir günlükte saklı bir detay, Fince bir rapor veya Japon arşivlerindeki bir strateji notu resmin tamamını değiştirebiliyor. Her dil, o devasa kaosun farklı bir şifresi. ​Disiplinlerin Savaşı: Bu sadece askeri bir tarih değil; lojistiğin temelindeki iktisadi dengeleri, kitleleri sürükleyen ideolojik saplantıları ve kapalı kapılar ardındaki siyasi manevraları aynı anda kavramak zorundasınız. Biri eksikse, hikaye hep yarımdır. ​Bilgi Okyanusu: Milyonlarca belge ve hatırat arasında, Guderian’ın zırhlı taktiklerinden Türkistan Lejyonu’nun dramına kadar uzanan bu yolculukta; her yeni kitap aslında bize ne kadar az şey bildiğimizi fısıldıyor. ​Tarih, son noktası konulmuş bir masal değil; her dilin ve her disiplinin içinde yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir sırlar bütünü. Okudukça derinleşen, derinleştikçe ucu bucağı görünmeyen bir yolculuk benimkisi...
Tarih
3. ROMA VE REELPOLİTİĞİ
Rusya’nın son dönemdeki durumunu basit bir bitiş veya çöküş olarak nitelemek yerine, "yenildi ama yenilmedi" diyerek tanımlamak, aslında tarihin en büyük rasyonel dönüşümünün ilk adımını okumaktır. Rusya, askeri ve ekonomik bir darbe almış gibi görünse de, aslında Batı ile arasındaki o köhneleşmiş köprüleri yakarak, Avrupa’yı kendi coğrafi ve kültürel gerçeğiyle yüzleşmeye zorluyor. Bu yüzleşmenin sonunda karşımıza çıkacak olan yapı ise Charles de Gaulle’ün o meşhur "Lizbon’dan Urallara Avrupa" hayalinin, Rusya’nın tarihsel "3. Roma" misyonuyla harmanlandığı bir 3. Roma Cumhuriyetler Birliği’dir. Bu birlik, sadece kağıt üzerinde bir ittifak değil; Rusya’nın o rasyonel, imparatorluk kuran devlet aklıyla, Avrupa’nın teknolojik ve idari birikiminin birleşmesidir. Tarihte Rusya’nın yayılmacılığı hiçbir zaman sadece Pan-Slavizm veya Ortodoksluk gibi duygusal temellere dayanmadı; aksine bu fikirler, ticaret yollarını tutmak ve jeopolitik güvenliği sağlamak için kullanılan rasyonel araçlardı. Bugün de aynı akıl işliyor. Avrupa’nın şu anki en büyük sancısı olan, kültürel dokuya zarar veren ve toplumun bekasını tehdit eden yabancı göç dalgalarına karşı, kültürel kodları Avrupa ile aynı olan, sanatta, edebiyatta ve yaşam biçiminde "Avrupalılaşmış" bir Rus nüfusu, aslında en makul ve doğal iş gücü kaynağıdır. Liberalizmin veya sosyalizmin sunduğu geçici çözümler, devletin ve toplumun bekasını sağlayamıyorsa rasyonel değildir; çünkü Ermenistan örneğinde gördüğümüz üzere, hükümetlerin Batılı vaatlere kanan "duygusal" politikaları, devletin derin bürokrasisinin ve coğrafyanın gerçekleri karşısında her zaman bozguna uğramaya mahkumdur. İşte bu noktada, Paris, Berlin ve Moskova arasında kurulacak bir Triumvirlik, yani Üçlü Yönetim, Avrupa’nın tek ve bağımsız kalmasının yegane yoludur.
Siyaset