Sene 2009, alacakaranlık serisinin bütün dünyayı etkisi altına aldığı, kitaplarının yok sattığı zamanlar. Henüz ortaokul çağında çocuğum, haliyle o yaştaki her kız çocuğu gibi alacakaranlığı izleyip kitaplarını okudum. Stephenie Meyer yeni kitap çıkarmış deyince de yemeyip içmeyip koştur koştur tüm harçlığımı yatırdım Göçebeye. Aradan yıllar geçti, evler hatta ülkeler değiştirdi, yaprakları sararmanın da ötesinde kahveye çaldı, yer yer parçalandı ama hala benimle. Ve hala en sevdiğim kitap.
Öncelikle pek çok insan, sırf yazarı yüzünden önyargıyla yaklaşsa da kitabın gerek konusu gerek işleyişi oldukça özgün. İnsanlığın, ruh adı verilen, sahip bir bedenin sinir sistemine yerleşip yaşam süren pazarit benzeri canlılar tarafından ele geçirildiği bir dünyayı konu alıyor. Bu canlılar evrende her geçen gün sayısı artan gezegenleri istila edip kendi kolonilerini kuruyorlar. Böyle anlatıldığında korkunç birer uzaylı gibi dursa da aslında asla yalan söylemeyen, olumsuz bütün duygulardan arınmış, şiddetin ve kötülüğün kendilerine inanılmaz yabancı olduğu salt iyilik timsali bir tür aynı zamanda ruhlar. Yani içine yerleştiği insanın belleğini silip onu bir nevi üst insan haline getiriyorlar. Göçebe de onlardan biri. Adından da anlaşılacağı üzere hayatı boyunca hiçbir gezegende bir hayattan uzun süre yaşamayıp göç etmiş ve sonunda kendini dünyada, Melanie isimli direnişçi bir insanın içinde buluyor. Göçebe’nin gelmesiyle kaybolması gereken Melanie, sevdiği insanları korumak için benliğinden asla vazgeçmiyor ve zamanla bir bedenin içinde iki kişi yaşamaya başlıyorlar. İlk başta birbirlerinden nefret etseler de birbirlerine duydukları empati sayesinde bu nefret yerini önce arkadaşlığa sonraysa kardeşliğe bırakıyor. Öyle ki ikisi de birbirinin hayatını kurtarabilmek için
Yıl olmuş 2019 herşey yenileniyor, teknoloji ilerliyor, yeni icatlar, yeni tarzlar, düşünceler. Değişmeyen; aksine geri giden şeyse kadınlara olan bakış açısı...
Viriginia Woolf bu kitabı 1929 yılında, yani bundan tam 90 yıl önce yayınladı. Ama maalesef kitabı 2019-da okumama rağmen her cümlesini günümüzde buldum. Hala kadına sadece ev işlerini yapan, çocuk doğuran, ‘konuş’ denildiğinde konuşan, ‘sus’ denildiğinde susan bir makine gibi bakanlar var...
Kadın annedir. Kendisini de bir kadının büyüttüğü insanlar nasıl kadını küçümserler, kadının yaratıcılığına laf ederler? Kadınlar erkeklerin yaptığı herşeyi yapabilirler. Sırf fiziksel güçden dolayı kendini bir şey sananların yapamadıklarını da yaparlar hatta.
Virginia Woolf feminist yazar olsa da kitapta çok ılımlı bir dille sadece eşitlik isteniyor. Tarihte geçmişten bu yana kadınların neden roman, Shakespeare’in oyunlarını, şiir yazmadıklarını çok güzel aydınlatmış. Erkeklere sağlanan imkanların hiçbiri kadına sağlanmadı. 18. Yüzyılda kadınlara ait hiçbir kitap yok. Yazmak isteyen kadınlarsa takma erkek ismi kullanmak zorunda kaldılar sırf eleştiri hedefi olmamak için...
21. Yüzyılda bile hala kızın okumasını ahlaksızlık bilenler var. Hala “sen kadınsın” başlığı altında eleştirilere maruz kalıyoruz.
Peki bunları yapanlar sadece erkekler mi? Sadece erkekler mi eleştirip, küçümsüyor kadınları? Tabii ki hayır. Yeterince kadın düşmanımız da var. Kadınların bile kadınlara düşman olması ne kadar acı!
Kendisi okumuş doktor olmuş bir hoca bile “Erkekler siz daha iyi okuyun. Geleceğimiz size emanet.” diyor. Ne kadar acıklı bir manzara! Ve bu manzara cahilliğin alınan eğitimle değil, görüş darlığıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Kendi cinsimiz bile bizim gücümüze inanmazken karşı cinsten mi bekleyeceğiz inamı?
Bu