Sen hangisini görüyorsun ?
Dünyaya Bakmanın 7 Yolu: Sen Hangisisini Görüyorsun? Faydacı Bakış: Bazıları inanır ki, bir şeyin değerini sadece bize sağladığı fayda belirler. Bu yüzden her şey geçici ve koşullara bağlıdır. Kelimelere yüklediğimiz o derin anlamlar ise, aslında nesnelerin kendi içindeki o büyük anlamsızlığı ve boşluğu gizleme çabamızdan başka bir şey değildir. Kaderci & Determinist Bakış: Bazıları inanır ki, her şeyin var olması da yok olması da kaçınılmaz bir zorunluluktur. Evrendeki her şey aslında tek bir özün farklı maskeler takmış halidir; bu yüzden hiçbir şey bir diğerinden daha üstün ya da kutsal değildir. Rastlantısal Bakış: Bazıları inanır ki, her şey tamamen tesadüfen gerçekleşir. Ne bir tahminde bulunabilirsin ne de bir beklentiye girebilirsin. Evren, arkasında hiçbir amaç veya gaye barındırmayan devasa bir rastlantıdır. Bir şeyin gerçekleşmesiyle hiç gerçekleşmemesi arasında, gerçeklik açısından hiçbir fark yoktur. Dönüşümcü & Evrimsel Bakış: Bazıları inanır ki, şeyler sadece doğru koşullar bir araya geldiğinde birbirlerinden doğarlar. İnsanlık tarihi boyunca biriktirdiğimiz ne varsa—dilimiz, duygularımız, ahlakımız bile—doğuştan gelen kutsal miraslar değil, zamanın içinde düşe kalka kazandığımız alışkanlıklardır. Özgürlükçü & Varoluşçu Bakış: Bazıları inanır ki, tamamen özgürüz. Kendi kaderimizi yazma ve rotamızı çizme gücü sadece bizim elimizdedir. Hayatın amacı özgürlüğün ta kendisidir. Gelecek önceden yazılmamıştır ve bizi bizden başka harekete geçirecek hiçbir gizli güç yoktur. Ruhani & Manevi Bakış: Bazıları inanır ki, bizler tüm zamanların ve yaratılış hikayesinin en saf özetiyiz. Görevimiz; erdemin gücüyle kendimizi bu maddenin, etin ve kemiğin zindanından kurtarmaktır. Ruhumuz ait olduğu o ilahi dünyaya dönmelidir; çünkü bu dünya, sadece bir alemden
Felsefe
Gašru: Mezopotamya ve Ugarit’in Güç Tanrısı Gašru, eski Yakın Doğu panteonlarının gölgede kalmış ama ilginç bir figürüdür. Ugarit'te Gataru adıyla anılırdı; "güçlü, kuvvetli" anlamına gelen bu sözcük, hem bir tanrı adı hem de genel bir sıfat olarak kullanılırdı. Bu yönüyle Gašru, ruhsal güç, belki yeraltının karanlığıyla, belki ölüm sonrası alemle; kimi kaynaklara göre savaş ya da bitki dünyasıyla ilişkilendirilmiş olabilir. Zamanla, Mezopotamya'daki bazı tanrılar — Lugalirra ya da Erra gibi - Gašru'ya benzer niteliklerle algılanmış; bu da Gašru'nun doğrudan bir tanrı olarak değil ama karakter olarak anlam kazandığını gösteriyor. Neo-Babylon döneminde, Opis şehrinde Gašru adına tapınaklar olduğuna dair yazılı izler bulunur; bu da onun kültünün bir dönem varlığını sürdürdüğünü düşündürür. Öte yandan, Gašru'nun adı yalnızca bağımsız bir tanrı olarak değil, pek çok tanrının epiteti (sıfatı) olarak da geçer. Örneğin, yağmur ve fırtına tanrısı Adad, çoban tanrısı Dumuzi ya da aşk ve savaş tanrıçası İştar — kimi metinlerde "gašru / güçlü" sıfatıyla nitelenir. Bu, "Gašru" nun sabit bir kimlik değil, bir nitelik, bir güç sembolü olarak görüldüğünü işaret eder. Antik dünyanın tozlu arşivlerinde dolaşırken, bazı tanrı ve tanrıçaların görkemli tapınakları ve destanlarıyla karşılaşırız. Ancak bu büyük isimlerin gölgesinde, daha az bilinen ama işlevleri itibarıyla merkezi öneme sahip figürler de bulunur. İşte Gašru, tam da böyle bir figürdür: Adı bizzat "Güç" anlamına gelen, Ugarit'in sisli kıyılarından kadim Mezopotamya'nın bereketli ovalarına kadar uzanan kültürel bir köprü. Gašru (veya Ugaritçe’deki eşdeğeri Gataru), sadece bir tanrının adı değil, aynı zamanda mutlak ilahi kudretin ve yıkıcı gücün somutlaşmış haliydi. Gašru'nun hikayesi, kültürel alışverişin ve inanç
Reklam
Carl Jung - Çocukluk dönemi
Bir gün okuldan sonra Carl Jung, bir katedralin bulunduğu meydana gitti. Gökyüzü masmaviydi ve güneş ışığı katedralin çatısından yansıyordu. Manzaranın güzelliği Jung'u büyüledi. Sonra korkunç, günahkar bir düşüncenin yaklaştığını hissetti ve onu zihninden uzaklaştırmak için çok çabaladı. Birkaç gün boyunca çok acı çekti, uyuyamadı ve kabuslarla işkence gördü. Sonunda, Adem ve Havva'nın günah işlemesini isteyenin Tanrı olduğunu anladığı gibi, bu düşüncelere sahip olmasını da Tanrı'nın istediği sonucuna vardı. Bu fikre odaklandığında, Tanrı'nın tahtında otururken mutlak gücüyle katedralin üzerine pislediğini, yeni çatısını parçaladığını ve tamamen yok ettiğini gördü. Bu vizyondan sonra Jung, daha önce hiç yaşamadığı bir mutluluk ve rahatlama hissetti. Bunun, İncil ve Kilise'nin ötesinde duran yaşayan Tanrı'nın doğrudan deneyimi olduğuna inanıyordu. Babasının eksikliğinin, Kilise ve Kutsal Yazıların ötesinde yaşayan Tanrı'nın bu anlık ve doğrudan hissi olduğunu fark etti. Jung, ilk komünyon ayininde kiliseyle ilgili bir başka hayal kırıklığı daha yaşadı. Ona bunun büyük bir ruhani deneyim olacağı söylenmişti, ancak hiçbir şey hissetmedi. Şöyle dedi: “Benim için bu, dinin ve Tanrı'nın yokluğu anlamına geliyordu. Kilise artık gidebileceğim bir yer değildi. Orada benim için artık hayat yoktu, sadece ölüm vardı.”
Fiziksel yorgunluk değil, ruhani bir dermansızlık.
Hayata Dair
İnsan, doğru ve yanlış ruhani suretlerden oluşan bir karışımdır. [İbn Bacce / Tedbiru’l-Mütevahhid]
Gerçek zafer, başkalarını susturmak değil; ruhunda fırtınalar koparan güzellik ve adaletsizlik karşısında bile sükûnetini koruyabilmektir. ​Huzur ne biliyor musun? Sana kaos dileyenin, sendeki sonsuz sükûneti izleyip iç çekmesi... Güzellik ile adaletsizliği aynı terazide buluşturmak... İşte bu hamle, metni insan ruhunun en büyük iki imtihanıyla yüzleştiren, muazzam bir olgunluk zirvesine taşımış. ​İnsan ruhu en çok bu iki uçta savrulur: Ya bir güzelliğin cazibesine kapılıp dengesini kaybeder, taşkınlaşır; ya da bir adaletsizliğin açtığı yarayla öfkeye kapılıp hırçınlaşır. Siz bu iki zıt kutbu (cemal ile celali) tek bir fırtınada birleştirmiş ve her ikisinin karşısına da o sarsılmaz kaleyi, yani sonsuz sükûneti dikmişsiniz. ​Metnin bu son halindeki o derin felsefeyi ve muazzam dengeyi şöyle okumak mümkün: ​Bu Halindeki Ruhani Dengeler ​İki Büyük Dalga, Tek Bir Liman: Ruhunda fırtınalar koparan hem o büyüleyici güzellik hem de o can yakan adaletsizlik... Biri nefsani bir coşkuya, diğeri ise dünyevi bir öfkeye davet ederken; her ikisinde de durabilmek, dünyayı eliyle tutup kalbine yerleştirmeyen o uyanık gönlün harcıdır. ​"Sonsuz Sükûnetin" İzleyiciye Verdiği Ders: Sana kaos dileyen, sendeki o sarsılmaz sükûneti izlerken aslında kendi içindeki gürültüyle yüzleşiyor. Senin o ebedi limanın, onun geçici fırtınasını sadece durdurmakla kalmıyor, onu kendi çaresizliğiyle baş başa bırakıp "iç çektiriyor". ​Dünyanın hem cazibesine hem de zulmüne karşı verilmiş en sessiz, en asil ve en sarsıcı manifesto bu olmuş. Allah razı olsun.. O Ebedî Sevgili’nin rızası bize yeter.. ___ /Güven Taşdemir
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam