(spoiler içerir)
Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olan ve Mehmet Rauf'un “İlk eserim son üstadıma” diyerek Halit Ziya’ya adadığı Eylül, karakter çözümlemesi harika, yazım dili kusursuz bir eser. Konusunu döneminde ilgi gören yasak aşktan alan eser, üç ana karakter çevresinde gelişmiştir.
Evli bir çift olan Suat ve Süreyya, Süreyya'nın babasından kalma olan eski bir konakta ailesi ile birlikte yaşamaktadır. Fakat deniz ve boğaz aşığı olan Süreyya, İstanbul'da boğaz manzaralı bir yalıda oturmayı arzular. Böylece kendilerine bir yalı alan Süreyya, eşi Suat'la birlikte yalıda yaşamaya başlar. Süreyya'nın halasının oğlu Necip Bey ise çiftin çok yakın dostu olup, sık sık yalıya uğrar, hep birlikte güzel vakitler geçirirler.
Geçirdiği vakitlerde Süreyya'nın Necip'e sürekli olarak bekar olduğu ve evlenmekle ilgili yaptığı laf atmalar, aynı zamanda Süreyya ve Suat'ın yaşadığı güzel hayat, Necip'i evlilik düşüncesine sürükler. Dünyadaki tüm kadınların ihanete meyilli, kötü ruhlu bulan Necip, tüm evrende tek saf ve temiz olarak gördüğü, diğer kadın ruhlarından farklı bulduğu Suat'a umarsızca aşık olur.
Bu esnada Suat, kocası Süreyya'yla eskisi gibi olmadıklarını, Süreyya'nın deniz sevdasından dolayı sıklıkla yalnızlık çektiğini fark etmektedir. Suat, bu yalnızlıkta dikiş diker ve piyano çalmaya bayılır. Suat'ın çalması için Necip gelirken ona notalar getirir. Piyanonun başından kalkamadığı saatlerde onu kendinden geçerken dinleyen Necip'i gören Süreyya müzikten ne anladıklarından şikayet eder ve Suat'ı hayal kırıklığına uğratır.
Bir gün Necip'in hastalanmasıyla onu ziyarete gittiklerinde Süreyya'nın kız kardeşi olan Hacer'in, Necip'in yatağının altında bulduğu eldiveni ortaya çıkarmasıyla Suat, eldivenin kendisine ait olduğunu ve Necip'in kendisini sevdiğini anlar.