• Ne iş yapacağına, nerede yaşayacağına, ne tarz kıyafetler giyeceğine, hangi hobiden zevk alacağına, hayatını kiminle paylaşacağına henüz karar vermemiş olduğun zamanları hatırla. Kim olduğuna ve hangi hayatı yaşayacağına karar vermekte hâlâ özgür olduğun ve özgürce fikrini de değiştirebildiğin bir dönem vardı. Sonra büyüdün, kararlar aldın ve bunların sonsuza dek değişmeyeceğini sandın.Bu kararlardan bazıları, en sevdiğin eski bir pantolonun giydikçe üzerine daha iyi oturması gibi, hâlâ sana tam uyuyor. Bu harika. Gelgelelim, öbür bazı kararları çoktan aştın, artık içine sığmıyorsun. Haydi yüzleşelim!Sırf yıllar önce yapmaya karar verdiğin için hâlâ yaptığın, ama artık sana zevk vermeyen bazı şeyler var. Şimdi sadece rutine bağladığın ya da hiç uygulamadığın, önceki sen tarafından alınan bu kararlar, ilhamını, hayatında yeni bir şey başlatma yeteneğini engelliyor
  • Reha Çamuroğlu'nun 'İsmail'de anlattığı bir mesele vardır. Şeyh Cüneyd, halifeleri ile divan toplar. Halifeler, divan saati gelirler, diz kırıp otururlar. Diz üzerinde sekiz saat aralıksız susulur. Tek bir cümle, tek bir kelime çıkmaz ağızlardan. Sekiz saatin sonunda Şeyh Cüneyd 'başka bir şey yoksa divan bitmiştir' der. Elbette başka bir şey yoktur ve divan biter.
    Bir Kızılderili reisini otomobile bindirirler. Reis had safhada mustarip olur bu yolculuktan. Nedenini sorarlar. Cevap çok güzeldir: 'O kadar hızlı gidiyoruz ki, ruhum arkada kaldı.'

    Ve Picasso'ya sorarlar: 'Resimleriniz niçin böyle? Gerçekliği niçin kırıyorsunuz? Nesneleri niçin çarpıtıyorsunuz?' Picasso duraksamadan cevap verir: 'Çünkü otomobille seyahat ediyorum.'

    Şurası kesin. İnsanlık tarihinde hiçbir çağ insanları bu denli hızlı yaşamak zorunda bırakmamıştı. Her şeyin baş döndüren bir hızla ilerlemek zorunda olduğu bir çılgınlık çağında yaşayıp gidiyoruz.

    Hız demek, ayrıntıların ve inceliklerin giderek kaybolması demek… Ayrıntıların ve inceliklerin kaybolması ise sürekli ruhumuzu geride bırakmamız demek… Hız 'anısızlık', hatta 'ansızlık' demek.
    Milen Kundera şöyle diyor: 'Yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğu ile doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.'
    Hızla baş etmenin yolu yavaşlamak elbette. Ancak bu, artık başarılması oldukça zor bir mesele. Çünkü yavaşlamak demek, aynı zamanda 'rekabet çağı' olan bu çağda geride kalmak, unutulmak, yok sayılmak da demek. 'Yavaşlayarak direnmek', modernitenin önerdiği hızlı hazlardan da vazgeçmeyi göze almak demek. Modern insan bu yoksunlukla sürdürebilir mi hayatını?
    Asıl soru budur.

    Her zaman savunduğum bir şey var. Modern hayatın dayattığı ihtiyaçlarla başa çıkabilmenin yolu çok çalışmak değil az tüketmektir. Çünkü modern hayatın her bir yeni kuruşunuz için belirlediği bir ihtiyaçlar listesi vardır. Kazandığınız her bir lira için bu liste kabarır.

    Et üzerinden gidelim. Modern ihtiyaçlar listesinde biraz paranız varsa bilmem ne köftesi, biraz daha çok paranız varsa bilmem ne usulü biftek, çok daha fazla paranız varsa altı ay boyunca eksi bilmem kaç derecede özel olarak bekletilmiş bonfile sizi beklemektedir. Bu çıldırmış döngüyü kırmanın yolu altı ay eksi bilmem kaç derecede özel olarak bekletilmiş bonfileyi yiyebilmek için çılgınlar gibi çalışmak değil, evde köfte yoğurmayı öğrenmektir. Evet: Kapitalizm evde usul usul köfte yoğuran insanlardan nefret eder.
    Yavaşlamak, aynı zamanda olan bitenin farkına varabilme yeteneğini de geliştirir. Modernite bir unutturma biçimidir ve bunu 'hız'la sağlar. (İlgilisi, Paul Connerton'ın 'Modernite Nasıl Unutturur?' isimli muhteşem kitabına başvurabilir.

    İki sene önce kızım 'baba, hadi sokakta keşif yürüyüşü yapalım' dediğinde, 'bizim sokakta keşfedilecek ne var ki' diye düşünmüştüm. Kızımın temposu yüzünden oldukça yavaş geçen o keşif gezisinden döndüğümde de kendimden çok utanmıştım. Çünkü bizim sokakta kırkı aşkın farklı çiçek ve bitki, onu aşkın farklı hayvan yaşıyordu. 10 yıldır hiç fark etmemiştim.

    Hadi şunun adını da şöylece koyalım. Başta namaz olmak üzere bütün ibadetler birer yavaşlama biçimidir. Zira sizden yaşayıp gittiğiniz hayata ara vermenizi isterler. Seneler önce bir 'muhafazakar patron'un 'günde 15 dakikamı alıyor. Namaz hiçbir işime mani olmuyor, beni işimden alıkoymuyor' deyişini bu yüzden kahkahalarla karşılamıştım. Adamcağızın 'namazın temel olarak bizi alıkoymayı' önerdiğini hiç düşünmeksizin ibadet etmesine hayıflanmıştım da.
    Bir de tabii 'pazarlanan yavaşlık' var. 1999 yılında ortaya çıkan Cittaslow (Yavaş Şehir) Organizasyonu gibi mesela. Temelde fena halde desteklediğim bu organizasyonun bir tarafının bir 'pazarlama hareketi' olduğunu düşünmeden edemiyorum. Hızlanan modern insana geçici bir yavaşlık önererek yeniden hızlanması için motivasyon sağlamaktır belki de yapmak istedikleri şey. Yine de, kendilerini tanımlarlarken kurdukları şu cümleleri çok önemsiyorum: 'Yaşamın hızlanması sonucu insanlar daha hızlı yemek yemek, daha hızlı alışveriş yapmak, gidecekleri yere daha hızlı varmak için belli bir tempo içinde koşturup durmaktadırlar. Bu yaşam tarzı bakkallar, manav, terzi gibi küçük esnaf yerine AVM'leri, çocuklarımızın oyun oynayacağı alanlar yerine otoparkları, daha çok park ve yeşil alan yerine geniş otoyolları hayatımıza sokmuştur. İnsanın en önemli değeri olan kısıtlı yaşamını sağlıksız yiyecekler, hava kirliliği, trafik, yalnızlık ve tüketimle harcaması modern yaşamın vazgeçilmezi olarak sunulmuştur.
    Popüler kültürün de desteklediği hayatı yaşamak için zamanı olmayan, işine arabasıyla hızla giden, oturup kahve içecek bir yarım saati bile olmadığı için yürürken kahvesini içen, yetişmesi gereken bir yerler olduğu için yemekten zevk almak yerine ayakta hızlı bir şekilde “beslenen", komşularını veya yerel esnafı tanımayan modern insan modelinin sürdürülebilir olmadığı ortadadır…'

    Söz konusu 'yavaşlık' olunca Kemal Sayar'ın kitabı 'Yavaşla'yı hatırlamadan geçmeyelim. Çünkü şöyle diyordu bize: 'Hız eksenli bir hayata eklemlenmek durumunda kalan ve bu kısır döngüden rahatsız olanlar YAVAŞLAYIN! Bu dünyadan bir kere geçeceksiniz.'
    Yusuf Kaplan, içinde yaşadığımız çağı 'hız ve haz çağı' olarak tanımlıyor ve ekliyor: 'Tek bir zeitgeisti(zamanın ruhu) olan ilk çağ da bu çağdır. Bu durum dünyayı bir felakete sürüklüyor. Mutlaka alternatif zeitgeistlar baş göstermeli.'

    Zamanın ruhuna bir alternatif geliştireceksek onlardan daha hızlı değil, daha yavaş olmayı öğrenmeliyiz. Hem de büyük bir hızla.

    Peki, ben yavaşlamayı başarabiliyor muyum? Elbette hayır. Modernitenin oyuncakları her seferinde galip geliyor.
    Yavaşlamak, aynı zamanda olan bitenin farkına varabilme yeteneğini de geliştirir. Modernite bir unutturma biçimidir ve bunu 'hız'la sağlar.
    Minareleri, Sen ezansız bırakma Allah'ım
    Tuncay Birkan'ın özenli çalışması ile Refik Halit Karay'ın İstanbul yazılarından derlenen 'Hep İstanbul' kitabını bütün Refik Halit kitapları gibi ayıla bayıla okuyorum.

    Kitapta üstadın 1947 yılında Akşam Gazetesi'nde yayınlanan 'Şişli'de Ezan Sesi' başlıklı bir yazısı var. Buyurun yazıdan bazı paragraflar okuyalım: '…İstanbul'un İç Yüzü adlı romanda Şişli semtinden bahsetmiştim: …'Şimdi kulağıma bu alaca karanlığın içinden bir temcit yahut ezan sesi gelse ve gözüme şöyle, uzaktan eski İstanbul'un bir parçası görünse ne kadar memnun olacağım. Gurbette, yabancı diyarlarda kalmış gibiyim; yerime, evime, membaıma dönmek arzusunun bir açlık gibi içimi bayılttığımı duyuyorum.' …O devirde zenginleşerek İstanbul'un mescitli minareli kenar mahallelerinden moda semt Şişli'ye taşınan bir kadın ağzından yazılmış bu satırlar ezan işitmek, ezan dinlemek ihtiyacını gayet doğru tasvir ediyordu.
    Netekim aynı ihtiyacı yıllardan sonra aynı yerde ben de duymakta idim; erken kalktığım günler, durgun havalarda kulağıma ezan sesi gelmemesi çocuklu ve gençlik hatırlarımın canlanmasına mani oluyor, marş makinesi işletilmeyen bir otomobil gibi dimağımı hareketsiz bırakıyordu. Biz buralarda, Teşvikiye ve Feriköy camilerinin uzağında, iman ve ananeye adeta yüz çevirmiş bir vaziyette idik; ne görüyor, ne işitiyorduk; mazimizi ve ruh terbiyemizi hatırlatacak sesten, manzaradan tamamen uzak düşmüştük. Bu bayram sabahı idi; alacakaranlıkta ilk defa kulağıma tatlı bir ezan nağmesi geldi; yarım asır önceki iç tadı, iç ezgisiyle uyanıyordum. Neler düşündüm, ne hatıralara daldım. Şişli Camii'ni yapan ve bu işe önayak olan hemşehrilere şükran! Ruhaniyetsiz koca bir semte nihayet nur inmeğe başladı.'
    Ezanı duyarak uyanmanın, gün ortası koşturmacasında birden güzel bir öğle ezanının sizi yakalamasının, akşam ezanını duyunca adımlarınızı sıklaştırarak evinize yetişmeye çalışmanın ne denli 'lüks' bir duygu olduğunu ancak 'ezansız şehirlerde' anlıyorsunuz.
    Hele Üsküdar'da Mihrimah Sultan ve Yeni Camii müezzinlerinin birbirlerini bekleyerek ve adeta güzel okuma konusunda birbirlerine nazire yaparak okuduğu ezanları duyduğunuzda şundan emin oluyorsunuz: Burası Türkiye'dir ve bir İslam yurdudur. Bu ezanları böylece duyabildiğimize göre endişe edilecek bir vaziyet yoktur. Hayat, kendi olağan düzeni içerisinde dertleriyle, sevinçleriyle, rutinleri ve sürprizleriyle akıp gitmektedir.
    Ezan, bir memleketin 'selam yurdu' olduğunun işaretidir. 'Esenlik'in önsözüdür ezan.
    Buradaki 'esenlik' kavramını 'sıfır sorun' manasında ele almanın yanlış olacağını söylememe bilmem gerek var mı? Sorunlara, dertlere, halledilmesi gereken problemlere rağmen 'esenlik' demektir ezan.
    Zarifoğlu, tersinden şöyle anlatıyordu bu duyguyu: 'O sabah ezan sesi gelmedi camiimizden / Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına'
  • 296 syf.
    ·17 günde·7/10
    Kurallar, alışkanlıklar ve bakış açıları çemberindeyiz. Kurallara karşı gelmekten korkuyor muyuz? Çözümleri gizlendiği yerden çıkarmak için at gözlüklerini çıkarıp bakabiliyor muyuz? Hayatımızın seyrini belirleyen hataları fark edip kazanım yaratabiliyor muyuz? Aşina olduğumuz alışkanlıkların kaç kere zıddını deniyoruz?

    Bir çoğumuzun rutinleri vardır ve bunu önemsemeyiz. Önemsemediğimiz için doğal olarak da kaydetme ihtiyacı hissetmeyiz. Oysa ki bir problemi boş bir kağıda yazdığımız zaman, yazmadan, zihnimizde problemi düşündüğümüz aksine büyük bir avantajı vardır kağıdın. Scott Thurpe’un bunun üzerinde fazlasıyla durduğunu görüyoruz.
    Yazmak. Her insanın kendine has bir el yazısı vardır. Milyarlarca insanın farklı parmak izi olduğu gibi farklı el yazısı vardır. El yazısıyla yazmak, not tutmak, belleğin daha aktif rol almasına yol açar, yani not tuttuğumuzda, yazdığımız şey zihnimizde daha fazla yer alacaktır. Daha fazla yer aldığı gibi hafıza açısından da olumlu olduğu şüphesiz gerçek. Orta öğretimde matematik öğretmenimiz kendisinin öğrencilik yıllarında sürekli yazarak çalıştığını; yazarak çalıştığı ölçüde çok daha başarılı olduğunu söylerdi ve bize de “yazmayı” tavsiye ettiğini dün gibi hatırlıyorum. Ve bu hocamız bu sayede hafızası çok keskindi.
    Yazmaktan bahsediyoruz. Problemleri yazmak onlara hayat verir ve düşüncelerimizi tetikler. Yazmak, problemlerimizi yazmak Thurpe’un Einstein stratejisinde çok önemli bir unsur. Büyük düşünürler ve fikir adamlarına baktığımızda onların problemlerine farklı açılardan bakıp, geniş çaplı düşünebilmeleri için problemlerini yazdıklarını öğreneceksiniz. Umursamadığımız ama bizim için çok çok önemli bir şey ‘problemi yazmak’.

    “Yeni kelimeleri karşılaştığınız zorluk hakkında konuşmada ve düşünmede kullanın. Çözümünü tanımlaması için yeni kelimeleri kullanırken bu kelimelerin anlamlarını fark edeceksiniz.”
    Öyle ya günde 20-30 kelimeyle konuşuyoruz. Muhayyilenin anlamını sorsan çoğu kişi bilmez. Büyük bir kelime kıtlığı olduğu şüphesiz. Kitaplardan aldığımız kelimeleri sosyal yaşamımızda ne kadar sıklıkla kullanıyoruz? Bu kelimeleri cümlemizin içinde kullansak kaç kişi ebelek gibi yüzümüze bakacak? diye soru işaretinin malzereti olamaz. Kelime dağarcığımızı mümkün olduğunca geliştirmeliyiz. Kitaplardan aldığımız veya beğendiğimiz kelimeleri bir deftere yazmak güzel bir fikir. ‘Kelime defteri’ “Kelimelerin kuvvetini bilmeyen insanlarla esaslı bir konuyu konuşmak mümkün değildir.” diyor Konfüçyüs ve kelime haznenin önemini bu müthiş sözüyle açıklıyor. Einstein ise; “Kelimelerle bir şeyi düşünmem, bir düşünce aklıma gelirse kelimeleri düşünürüm” gibisinden bir sözü her ne kadar kelimeleri ikinci plana atsa da, düşünmenin, kelimelerin ardında geleceğinin önemine dikkat çektiğini görüyoruz ki bu doğru bir şey. Einstein Gibi Düşünmek’in bir önemi de Thurpe göre Kelimelerin elzemliği…

    Sayfaları çevirdikçe kitabın ismiyle uyuşmayan bir kişisel gelişim kitabıyla karşı karşıya kaldığımı söyleyebilirim. Pişman mıyım, ne evet ne hayır, çünkü vasat kitaplar bile bazen size çok şey söyleyebilirler. Einstein'ın yaklaşık 20'ye varan sözü kitabın tamamından daha faydalı oldu desem kitaba ve yazara haksızlık yapmam sanırım. Aynı şeylerin tekrar edilmesi-zaten uzak olduğum kişisel gelişim kitaplarına- hayli yavaş ilerlememi ve bu türe daha negatif bakmamı sağladı diyebilirim.
    “Fikirlerinizi kaydedin”, “Tüm fikirlerinizi kaydetmek hayati derecede önemlidir.”, “Yeteneklerinizi ve kişilik özelliklerinizi analiz edip not alın.”
    Problemleri yazdığımız kadar fikirlerimizi hatta kişisel özelliklerimizi de yazabiliriz. Gözden kaçırdığımız çok şey oluyor ve zihnimiz çoğu şeyi filtreliyor dolasıyla her şeyi aklımızda tutmak çoğu kişi için mümkün olan bir şey değil. Bu sebeple her şeyimizi görmek istiyorsak “Fikir listesi” ortaya çıkarmamız zor bir şey değil.
    Kitap okunduğu sırada, durdurup not da alınabilir –ki bu kitaptan sonra artık böyle yapmaya başladım. Kitabı bitirmemde biraz daha zaman kaybına yol açsa da, daha derinlemesine anladığımı, karakterleri daha iyi hatırladığımı söyleyebilirim. Benim açımdan bu yönde faydası oldu.
    Problem neden çözülmeli-Getirisi ne olacak?-Çözüm bulunamazsa ne olur. Gibi listeleme örnekleri var. “Kuralları Çiğne, problemini yazarak çözümlendir, semboller icat et, hatalarını fark et ve bakış açını yükselt” fikirlerinin 300 sayfaya sığdırıldığı bir kitap Einstein Gibi Düşünmek. Bir Kişisel gelişim kitabı da diyebiliriz ama ismine bakacaksanız temiz bir satranç takımı almak daha mantıklı bana göre. Yine de iyi okumalar.