“Çünkü insan, hayatını bir gün kaybeder.”
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde zihninizde bir toz bulutu gibi kalır. Güray Süngü’nün *İbrahim’in Kaybettiğini Bulmasıdır* romanı da o kitaplardan biri. Roman mı dersiniz, metaforlarla örülü bir iç yolculuk mu, yoksa kaybolmuş bir hayatın arayışının alegorisi mi… karar vermek güç. Ama etkisi sahici.
İbrahim, bir sabah evinden çıkmak ister. Ama çıkamaz. Ayağı değil, ruhu takılır bir eşiğe. Tam burada başlar romanın asıl hikâyesi. Çünkü çıkamamak da bir yolculuktur bazen. Onu “çıkışa” yönlendiren bir bekçi vardır. Çıkış, bir eşiğe; eşik, kayıp bir hayata açılır.
Güray Süngü’nün kalemi, gerçek ile hayal arasındaki o ince çizgide yürümeye çok alışık. Fantastik gibi görünen bir evrenin içinde, oldukça tanıdık bir yalnızlık duygusunu yerleştiriyor okurun içine. Kim bilir, belki de bu yüzden İbrahim’in arayışı bizim de içimize dokunuyor. Çünkü bazen kendi hayatımızı da kaybediyor gibi hissetmiyor muyuz?
Roman boyunca ilerleyen bu arayış, zaman zaman okuru düşündürüyor, zaman zaman kendine çarpıyor. Süngü, okura ders vermiyor, rehberlik etmiyor. Aksine, okuru bir boşluğun ortasına bırakıyor; bir eşikte. Oradan geçip geçmemek bizim elimizde.
Bir roman okur gibi değil de, bir iç ses dinler gibi okunmalı bu kitap. Güray Süngü, yine bildiğimiz gibi: Hayatı didikliyor, duyguyu soyuyor, geriye kalansa insanın ta kendisi.
“Hayatını kaybeden bir adam, onu aramaya çıkarsa... belki de en çok kendini bulur.”