Ama şu anda hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını anlıyorum… Anlıyor musun? Hiçbir şeye… Kimsenin, hiç kimsenin ne yardımına, ne ilgisine ihtiyacım var… Ben… yapayalnızım…
aslında sadece bunu diyecektim
durmadan burdayım yanımda özen ve ısrar
yanımda boyuna kızaran yüz
burası dağılan dikkat
aslında düşünün sadece bellek buyurun
nerdeyim tam görünmüyorum
nerdeyim üstelik telaşım da yok ortada
bilinir ki sadece bunu diyecektim
iki kış bir karış devletle burdayım aslında
burdayım
burası oğulluğumun özenle suya bırakılmış semender hali
sözdü nemlenmeyecektim sözdü sadece eğilip suyu
[sevecektim ahh
kalmayacaktım kimsenin kimseye bir tespih kadar olmadığı
[günlerde
yalnız yüzümün karışlarına kanıp o devlete asla surat
[asmayacaktım
kandım kaldım ve anladım
önümde beş öğün yangın
sonumda Sivas'ı dökülmüş ülke
herkes en çok kendine diğeri
kendi kendine surat
şaş dedim sön dedim
şaş! ve olma zurnası kırık babamın davul eli
sonunda annem elinde onun vasiyet tefi
vur haa! vur haa! vur haa..
ahh, sonra pişman pişman
“Neden, diye sormuştu Deleuze, her aşk, her yaşantı, her olay bizi yaralıyor, paramparça ediyor? ’‘Neden bütün olaylar hep bir salgın, savaş, yaralanma ya da ölüm türünden?” Hiçbir zaman olaya eşitlenemiyoruz, diyordu Deleuze - hep ya çok erkeniz ya da çok geç kalıyoruz; ya çok aceleciyiz ya çok pasif, ya çok ilerdeyiz ya erişemeyecek denli uzakta. Ya şu: “Bana çok zayıf, kırılgan gelen hayatım, kayıp gidiyor elimden”; ya da bu: “Hayata karşı zayıf olan ben kendimim, beni altüst eden, benimle hiçbir alakası olmayan biricik şeylerini ortalığa döküp saçan hayat.”