Hayatında birçok kişinin hayali olan şeylere ulaşmış, maddi anlamda iyi bir noktaya gelmiş ve bunlarla hayatı sevmekten ziyade ölümün yıkıcılığı karşısında aciz kalmış yazarın itirafları; psikolojik, sosyolojik ve felsefi anlamda derinliği olan bir eserdi.
Edebi eserlerinin üslup anlamında yoğunluğunu hepimiz biliyoruz fakat romanların, dikkat çekici olay örgülerinin akıcılığına ve sürükleyiciliğine alışan okurlar; bu eseri okurken zorlanacak ve birçoğu da sıkılacaktır.
İçinde hayatın anlamını arayan yazar, başlangıçta toplumu çözmek ve toplumdan insanı ulaşmayı hedeflemiştir. ‘‘Tümdengelim’’ tarzını kullanarak gayesine ulaşmaya çalışmış fakat başarılı olamamıştır. ‘‘Bir insan ne olduğunu bilmek için, öncelikle kendisi gibi ne olduğunu bilmeyen insanlardan oluşan topluluğun tüm gizemini bilmelidir.’’ (s.28)
Gerçeğe ulaşmak için pozitif ve dini bilimlerle uğraşmış, ortaya çıkan sonuçları sarih bir biçimde okuyucuya sunmuştu. Sokrates, Buda, Hz.Süleyman ve Schopenhauer gibi fikir adamlarına atıfta bulunmuş ve metni fikrî anlamda zenginleştirmişti (s.30-s.37 arasındaki bölüm, direkt ve dolaylı atıfları içerir.).
Topluma yönelik araştırmaları sonucunda toplumdan tiksinir ve şöyle der: ‘‘Bu nasıl olabilir ? İnsanlar ölebilirken neden yaşarlar ? Hayatın anlamsız ve kötü olduğunu anlayacak kadar dahi olanlar sadece Schopenhauer ve ben olabilir miyiz ? ’’ (s.41) Bu ani düşünce çıkmazında-öfkeyle- toplumdan soyutlaşmış ve kendine dönmüştür.
Çeşitli çıkmazlara girip-çıktıktan sonra birçok kişiye hayatta kılavuzluk edecek şu cümleleri söyler: ‘‘Hayatı anlayabilmek için öncelikle hayatın kötü ve anlamsız olmadığını kabul etmek, sonra da anlayacak mantıksal yetkinliğe sahip olmak gerekiyordu.’’ (s.57)
Hepimiz, bize bahşedilen ömrü çeşitli yerlerde ve çeşitli eylemlerle