• 400 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    | Kusursuzlar ~ Louise O'Neill |
    °
    Kadınların erkeklere hizmet için yaratıldığı bir dünya. Kızlar güzel ve hep daha iyisi olmak zorundadır. Onlar doğal yollarla değil de laboratuvar ortamında özel olarak tasarlanıyor ve dört yaşından itibaren okulda gelecekteki eşleri için eğitim görüyorlar. Belli bir kiloda ve belli özelliklere sahip olmaları gerekli. Her yıl son sınıflar töreni heyecanla bekleyip onları eş olarak seçmeye gelen Varisleri bekliyorlar. Kalan kızlar cariye ya da okulda öğretmen yani bakire anne olarak kalıyor.
    Kitabımızı Freida'nın anlatımından okuyoruz. En yakın arkadaşı Isabel son sene hiç olmaması gereken bir şeyi yaşıyor. Kilo alıyor. Bu dünyada kilo almak özellikle son senesinde erkekler onları seçmek üzereyken en kötü şey. Kızımız Freida ise şu ana kadar okuduğum birçok kitaptaki baş karakterlerden daha sevimsiz, daha güçsüz ve itici. Hatta günlük hayatta hepimizin sevmediği arkadaş tipinde diyebilirim. Yalnız kalma korkusu yaşayıp bunun için en yakın arkadaşına ihanet eden, dünyasındaki her şeyi saçma insanlardan oluşan popülerlik kokan bir çevreye dahil olma çabası, bu çaba yüzünden tüm iyi vasıflardan mahrum kalan, aşırı sinir olduğum bir karakterdi. Kızlar her yıl güzelliklerine göre sıralanıyor ve kızımız #1 olan Megan'dan aslında nefret ettiği halde sırf popüler diye yakınlık kurmaya çalışıyor. Çok zayıf bir kişiliğe sahipti okurken krizler geçirdiğimi söylemeden edemeyeceğim.
    Tören yaklaşırken erkekler belirli günlerde okula gelip kızlarla görüşüyor ve onları tanımaya çalışıyor. Bu kısımlar kitabın hareketlendiği yerler oluyor. Tamam bir distopya tamamen kurgu ama erkeklerin fazlasıyla değerli kadınların ise tek görevlerinin güzel bir kadın olarak çocuk doğurması gerektiğini anlatması çok hoşuma gitmedi açıkçası. Gerçi kitap bu konuda ironi yaparak bunu anlatıyor ama insan sinir krizi geçiriyor okurken. Kurgu buradan yola çıkılarak daha farklı bir yolla şekillenebilirdi belki ama şu anki hali gibi çarpıcı olur muydu bilmiyorum. Kitap boyunca kız katakterlerin isimlerinin baş harfleri küçük yazılmıştı başta anlayamadım sonra bir çıkarımda bulundum ve birkaç yoruma göz atınca düşündüğüm şeyin doğruluğunu saptamış oldum. Yazar o dünyada kızların bir araç olduğunu 'özel' olmadığını belki de bu yolla göstermeye çalıştı.
    Genel olarak akıcı kendini okutan bir distopyaydı. Konu sizi çıldırtsa da çok başarılı bir kurguydu. Tavsiye ediyorum!
  • 204 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Uyarı: Bu kitabı okumaya başlamadan önce yanınıza mendil stoğu yapınız!

    Siteye ilk geldiğim zamanlarda bir çok değerli arkadaş, görüşleri mühim insan vardı. Hala var olmakla birlikte, bir çoğu sitenin zamanla yapısının bozulması, saçma sapan paylaşımlar veya kendilerince sebeplerle gittiler. Onlardan birisi de Taluy Kan adlı bir arkadaşımız idi. Bazıları eminim hatırlayacaktır. Kulakları çınlasın. Dikkate aldığım incelemeleri, paylaşımları ve görüşleri vardı. Bu eseri eğer o inceleyip önermeseydi, belki de hiç okumayacaktım. Listeye atmıştım sayesinde. O nedenle ona (bunu bilmese de) teşekkür etmek istiyorum.

    Fransa’da yaşayan kürt bir aile. Siyasi düşünceleri nedeni ile sıkıntı yaşayıp Türkiye’den Fransa, Paris’e geçiyorlar. 1 yaşında kızamık geçiren Berivan bebek ve ortaokul başlangıcında nükseden rahatsızlıklar. Peki bu rahatsızlıkların bu kızamığın bir neticesi olduğu kimin aklına gelir ki? Hem de beynin önemli kısımlarını büyük hasara uğratacak şekilde.

    Büyüklüğünü size şu cümle ile anlatayım: Tedavisi yok! İşte kırılma noktası. İşte sonsuz acıyı başlatan en önemli cümle. 17 yıl süren bir acıyı göğüsleyerek sonuna kadar savaş veren anne ve baba. Kızlarının yaşaması için önlerine çıkan her fırsatı düşünmeden değerlendiriyorlar. Babanın çalışmak zorunda olması sebebiyle, annenin kızının bakımı için verdiği büyük mücadele takdire şayan. Bıkmadan, usanmadan. Hepimiz insanız, sabrımızın sınırı var. Ne kadar seversek sevelim annemizi, babamızı, evladımızı, kardeşimizi veya herhangi bir yakından gönül bağımız olan birisini; ister istemez gücümüz tükenebiliyor. İsyan edebiliyoruz. Ama Meral Tüzün’ün kızı için yaptıkları o kadar içime dokundu ki.. Herkesin, bilimin bile çare yok dediği noktada, siz çare arıyorsunuz. Ölüm korkusu karşısındaki çaresizliğimiz…

    Bu hayatta en zor şeylerden birisi de sanırım insanın evladıyla sınanmasıdır. Ben bunu bilemem, henüz evli bile değilim. Ama insanız, hissedebiliyoruz. Duygularımız var. Düşündüğümüzde en basit şeyler için bile çektiğimiz derin acılara bakarsak, bu çok daha başka bir şey. Adını koyamıyorum. Acıdan da öte olsa gerek. Kitabı okurken sürekli gözlerim dolu doluydu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum.

    Bunları yazarken bile boğazımda bir düğüm var. Anlatamıyorum, gözlerim doluyor. Herkes kendi acısını en zoru, en kötüsü olarak görür. Başkalarının çektiklerini ne kadar anlayabilir ki.. Zaten empatiden de iyice yoksun kalmış insanlar. Herkes “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözünü kendisine felsefe edinmiş, bir yol tutturmuş gidiyor. Hepimiz hırslarımızın, bencilliğimizin kurbanı olmuşuz. Kafamızı deve kuşu misali toprağa gömmüşüz, varsa yoksa kendimiz. Kendi ailemiz, basit sorunlarımız, hep tamamlamaya çalıştığımız ve bir türlü sonu gelmeyen dünyevi, maddi eksiklerimiz, isteklerimiz.

    Edebi bir kaygı ile yazılmamış, sade ve gayet anlaşılır, akıcı bir dili olan kitap. Edebi kaygı güdülerek yazılan bir çok eserden daha üstün belki de. Yazıldığı dönem sansasyonel tartışmalara sebep olmuş ve ‘ötenazi’ kavramı üzerine Fransa’da çok konuşulmuş.

    Eser Fransa’da bir dönemler en çok satan 100 kitap arasına girmiş ve ‘Comte De Monte –Christo’ edebiyat ödülüne de aday gösterilmiş. Ayrıca kitap gelirleri ‘Emmaüs International’ adlı bir yardım kuruluşuna bağışlanıyormuş. Kızını çok güzel bir yöntemle yaşatıyor annesi..

    Ötenazi kavramı ne kadar etiktir, ne denli doğrudur, olmalı ya da olmamalı. Bunu bilemiyorum. Ama bir annenin evladının iyileşmesi için verdiği savaşın ona daha çok acı verdiğini görmesi, ona bu kararı aldıramaz mı? Bir düşünmek ve sorgulamak gerek. Karşımızda bir hayvan bile derin acılar çekerken onu öyle görmek istemiyorsak, bir insan için ne kadar daha katlanılmaz olur düşünemiyorum. Farkındalık ve Berivan’ın yaşatılması uğruna yazılan bu eseri okuyun, okutun derim. Duygusal eşiğinizi zorlayacak.. Benden söylemesi.
  • Tomas, ortada yeterli veriler olmayınca herhangi bir şeye inanmayı her zaman saçma bulmuştu. insanı inanca ancak araştırma, bilim ve bilgi götürebilirdi. cehalet, dogmalar ve kuşkuların yadsınması değil. inanç kör olamazdı, bilgiden geçmek zorundaydı. hiçbir gerçek tartışılmaz sayılmamalıydı. Ortada hiçbir güvence olmadığı halde inanan insanları batıl inanç sahibi, kolay kandırılır, saf zihinler olarak görüyordu. İnanç ancak bilgiye dayandığı zaman değerli olabilirdi.
    bununla birlikte Tomas, inancın kesinlikten yoksun olmasının kaçınılmaz olduğu durumların da bulunduğunun bilincindeydi. örneğin dostluk söz konusu olduğunda. birine dostum dediğinizde ona inanmanız, onun sizin güveninize layık olduğuna inanç duymanız gerekirdi. doğal olarak bu inanç kimi zaman temelsiz çıkardı.
    ancak başka ne yapılabilirdi ki ? dostu olabilecek herkesi önceden sıkı bir soruşturmadan mı geçirmesi gerekiyordu.? bu hiç de mantıklı değildi. yaşamda, insanın hiçbir güvence olmadan da inanmasını gerektirecek durumlar olabiliyordu. Güvence sonradan gelecekti mutlaka. Ama ilk önce inançtan geçilmesi gerekiyordu. Başka bir deyişle, önce inanmak şarttı..
    Eğer insanlar arasındaki ilişkilerde durum böyleyse, kutsal ve tanrısal olanla ilişkide de aynı şey geçerli olamaz mıydı? Tomas, insanların aşkın bir şeye inanma gereksinimi içinde olduklarını pekala da biliyordu. Kuşkusuz İsa aslında yalnızca bir insandı ama annesi gibi ona inanmış olan pek çok kimsenin gözünde bir Tanrıya dönüşmüş durumdaydı. Eğer bu inanç annesinin karşılaştığı sorunlarla başa çıkmasına ve daha iyi bir insan haline gelmesine yardım ediyorsa bunda ne kötülük olabilirdi ki? yola devam edebilmek için inanca gereksinimimiz yok muydu? İsa'yı tanrısallığından soymak acımasızlık olmaz mıydı? yaşam belirsizliklerden ibaretti, bilinmeyenle kalıcı bir ilişkiden..
  • 724 syf.
    ·Puan vermedi
    02:22

    Y i nE y En i yE n iD eN

    Türkçe dilinde var olan ve benim bildiğim ne kadar sözcük olsa da senin kitaplarını okurken hissettiğim o hissiyatı cümlelere dökemem sanıyorum. Ama yine de bir kez daha senin hakkında yazmak umarsızlığına düştüm. Affet öldün ama hala seni rahat bırakmıyorum...
    Uzun zaman oldu senin kitaplarınla tanışalı. Uzun zaman oldu gereksiz duygusallıklara kapılmayalı. Uzun zaman oldu kendimi düşünmeyeli, suçlamayalı. Uzun zaman oldu insan olduğumu unutalı. Daha neler neler oldu uzun zaman olalı, öleli...
    Evet yine gereksiz bir duygusallığa kapılacağım şimdi. Diğer okuduğum kitaplar ve yazarlar gibi seni ve kitaplarını da bitirseydim şimdi her şey daha farklı olurdu kuşkusuz. Hala bitmediğini sana yazdığım sayısız yazıyla ve şu anda bile yazmakta olduğum bu cümlelerde anlıyorum. Neden bitmiyor peki? Hala neden bitmiyor? Ölülerle yaşıyorum. Yığınlarca ölü. Ne farkeder ki...

    Kendimi bildim bileli bu lanet olası ahh şu LANET OLASI bağlanma, kendini bir yere bir şeye ait olma duygusunu yenmeye çalıştım. Koparılması gereken çok ip vardı. Bırak dedim bırak gitsin. BIRAK BIRAK BIRAK. Ama bu senin için geçerli olmadı. Bu beni öfkelendiriyor sanırım. Sanırım? Evet sanırım demem gerekiyor çünkü duyguları tanımlamaya çalışmak çabası çok yetersiz geliyor. Aha ha ha ne komik!

    Neden öldün? Neden neden neden? Bat dünya bat! Bat ki bitsin artık.

    Bir de şu iki ayaklı küçük INSANCIKLAR yok mu! Hiç bir şey yapmadan sadece yaşamaları bile küfür olan bu küçük insancıklar varken sen gibi nice değerli insanlar neden gidiveriyor öyle hemen! Giden gelmiyor geri... Gelmiyor...


    Tutunamayanlar diyor birileri?! Kim bu tutunamayanlar? Disconnectus erectus?! Şekilleri neye benzer? Aramızda var mı tutunamayan? Var mı aramızda başkasını suçlamak yerine kendiyle yüzleşmek cesaretine ulaşan? Ve yine var mıdır aramızda; okuduklarıyla, öğrendikleriyle, bildikleriyle hayatına değen insanlara hoşgörü gösterebilen?

    Lanet olası yargılarınızı bırakmayı deneyin iki ayaklılar! Tiksiniyorum siz gibilerden! Midemi bulandırıyorsunuz! Siz gibiler yüzünden insan olmaktan tiksiniyorum! Ve tekrar siz gibilerle aynı dünyada yaşamaktan tiksiniyorum! Bu tiksinti bana asla yapmak istemeyeceğim şeyleri yapmak zorunda bıraktıracak diye endişe duyuyorum. Ya da duymuyorum. Olan olsun ve bitsin artık. Aha ha ben nasıl bir insanım? Ben neden insanım? Ne farkeder ki sanki...

    Bir serzeniş! Kahretsin sadece bir serzeniş küçük insancıklar!

    Bu serzenişler ne ilk ne de son olacağa benziyor. Biliyorum boşuna. Boşlukta yitip giden ses yığınına eklenecek bir tutam çığlıktan başka bir şey olmayacak bu yazı da.
    Şu küçük dünyada; küçük insancıklarla, küçük irademizle, küçük hesaplaşmalarla, küçük nefretlerle, küçük sevgilerle, küçük yaşayışlarla, yitip gideceğimiz bir hiç olacağımız günü bekleyelim. Denildiği gibi 'ölüm güzeldir bu halden' sanırım.

    Tutunamayanlar...

    Tutunamayanlar; TRT Kültür, Sanat ve Bilim Ödülleri Yarışmasında kazananlar arasına girmesine rağmen, kitabın kalınlığını gören yayınevleri hem kitabın ilk 80 sayfasını okuyup basmak istemezken, hem de Atay'ın 'ruh hastası' olduğunu düşünmüşler. Ne kadar da şaşırtıcı ama değil mi! Ya ya ya!
    Bu ülke... bu ülkenin insanları... ! Bizden adam olmaz...

    "Bu ülkede,
    katı ve olumsuz yargılar...
    gelişimi engelleyici..."


    Ve Hayati Asılyazıcı.

    Bu adam yeni bir yayınevi açıyor. Ödüllü romancı Atay'ı merak ediyor ve kitabın dosyasına ulaşıyor. Okuduğunda:
    "Farklı, çok farklı..." cümleleri dökülüveriyor ağzından. Kitap basım için hazır. Maddi sıkıntılardan sebeple iki cilt halinde hazırlanan bu kitap nihayet 1971 yılında ilk cildiyle okurlarla buluşuyor. Bir sene sonra da ikinci cildi basılıyor. Ama maalesef o zamanlarda birinci cildini okuyan azınlıktaki o insan sayısı, kitabın ikinci cildini almıyor.

    O zamanlarda kitaplar, toplumu bilgilendirmek ve yol göstermek için yazılırdı. Ama Atay, Türkiye'de hiç denememiş olan bilinç akışı tekniğini kullanarak yazmıştı kitabını. Uğur'un da dediği gibi:

    'Geleneklerle çatışan her yazarın kaderidir bu, Oğuz.
    Sen de öldükten sonra anlaşılacaksın.'

    Tutunamayanlar'ın kitap değil, daha başka türlü -çok daha başka türlü- bir lanet olduğunu şu yazdığım bir parça cümle yığınından anladınız sanıyorum. Ya da belki de çoğu okuyan (?) kişi tarafından gördüğüm kadarıyla sadece ben abartıyorumdur. Ya da abartmıyorumdur. Odur budur şudur öyledir böyledir ne farkeder ki... Sadece okuyacağınız bu kitabın herkeste bir parça farklı bir etki bırakacağına eminim.

    Sevgili okurun lanet olası her şeye rağmen hala burada Atay!

    03:55




    Bir açıklama:
    Sitede gördüğüm sahte alıntıları şikayet ediyorum. Günde sadece beş defa şikayet hakkı olduğu için diğer kalanları da yorum yaparak uyarıyorum. Ve evet kalın kitabı ezberledin mi nerden biliyorsun gibi saçma söylemler yapanlar, hemen engelleyenler, yanlış olduğunu bile bile saçma tartışmalara girenler evet ezberledim. Var mı bir diyeceğiniz! O kafatasınızın içindeki beyni nasıl kullanıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz?! Kişi sevdiği yazarın üslubunu bilir. Okuduğu kitaptaki içeriği bilir. Gerçi okumuş olmak için okunan kitap sayısının fazlalığını düşününce! Tutunamayanlar'ı dört kere okudum. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek! Tamam bunu bilemezsiniz. Ama benim sinirlerimi acıtan şey yanlış olduğunu anladığınızda bile hala haklı olma çabasına girmeniz! BEN BEN BEN demekten de tiksiniyorum. Saçma sapan ego savaşlarınızda BEN demeyen ya da demek istemeyen insanları -uygun bir deyişle- işlevsiz adleddiniz!
    Tik si ni yo rum !
    'Ne haliniz varsa görün' mü demeliyim? Bu mu yani?! Sanırım artık duyarsızlaşabildiğim kadar -daha ne kadar olur bilmiyorum- böyle diyeceğim. 'Ne haliniz varsa görün' insancıklar!
    Ne haliniz varsa görün!
  • 576 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    - Giriş, Eleştiri ve Tepki -
    İlk önce benim felsefeye bakış açım neydi, bizim bakış açımız nedir kısaca anlatmak istiyorum. Ben ve benim gibi binlerce lise, üniversite öğrencisi için felsefe "varlık var mıdır, bu kalem cidden kalem mi" gibi saçma sapan sorular soran birkaç işsiz ve halivakti yerinde eski insanın yarattığı, sınavlardan evvel birkaç tanımı ezberlenip girilen saçma sapan bir alandır. Özellikle Türkiye'de eğitim görenler için ne yazık ki durum bu... Ben bu sorunu tamamiyle eğitim sistemimizin kusuru olarak görüyorum. Henüz öğrenmeyi sevdirmeden, doğrudan bilgiyle ve bilginin kaynağıyla uğraşan bir alanın öğretilmesi imkansız... Bu yanlış sistem felsefe gibi günümüze doğrudan katkı yapmış ve yapmaya devam eden, hatta bilimin oluşmasına temel sağlayan müthiş önemli ve değerli bir olguyu itibarsızlaştırıyor. Bir iki sene öncesine kadar ben de diğer akranlarım gibi ilgilenmiyordum hatta felsefeden nefret ediyordum diyebilirim. Felsefeyi sevmeye ve merak etmeye başlamam ise tamamen Celal Şengör, Ahmet Arslan ve Ahmet Cevizci gibi bilim ve felsefe hocalarının güzel ve ilgi çekici anlatımı sayesinde oldu. Fakat bunların öncesinde en azından lisede "Sofie'nin Dünyası"nın okunması önerilseydi, hatta önerilmenin ötesinde en azından "1" öğretim senesindeki "40" koca haftada felsefeye ayrılan "4" saatin yalnızca "1" ders saatinde okutulsaydı felsefeyi sevmem çok daha önce ve kolay olurdu.

    -KİTAP HAKKINDA-
    Felsefeyle, felsefe tarihiyle ilgilenenler ama nereden başlayacağını bilemeyenler için güzel ve okunması gereken bir başlangıç kitabı. Çünkü felsefi terimler ve tarihe çok fazla hakim olmayanlar için son yüzyıllardan başlamak çok mantıklı değil. Mesela Popper'in kritik rasyonalizm hakkında yazdıklarını anlamak için (en azından) rasyonalizmin ne olduğunu az çok bilmelisiniz.
    Kitap, felsefenin çıkış noktası olan mitlerden başlıyor. Ardından da ilk filozoflardan yirminci yüzyıla doğru kronolojik olarak anlatıyor. Kitabı sadece kuru ve sıkıcı bir felsefe kitabı sanmayın, aynı zaman da hikayesi bakımından okuduğum en garip kurgulardan birine sahip.
    Yine de kitapta her okuduğunuzu doğru kabul etmeyip kontrol etmenizi öneririm. Misal marksizm, egzistansiyalizm ve nihilizm hakkında bir iki konuda yanlış değil ama eksik veya aslını yansıtmayan bilgiler vardı.
    Yine de FELSEFE'Yİ, LİSEDE BİZLERE GÖSTERİLDİĞİ GİBİ her filozof ve düşünceye sıkıcı ve asla öğretici olmayan bir - iki kısa tanımı EZBERLEMEK OLARAK GÖRENLER, MERAK EDENLER, ARAŞTIRMAYI SEVENLER, FELSEFEYİ "SAÇMA" BULANLAR VE "ÖNYARGISI" OLANLAR İÇİN kitabın okunmasını tavsiye ederim.
    Okuduğunuz için teşekkürler...
  • 250 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10·
    Kitabın konusu zaten birçok incelemede ele alınmış. Ben inceleme yapmaktan ziyade, kendi düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

    Kitabı çok sevdim. Eserin kendi (Utopia kısmı) zaten paha biçilemez; kitaptaki diğer kısımlar da çok özenle hazırlanmış, bu kısımlar sayesinde ilginç bilgiler edinmiş oldum.

    Utopia gibi bir ülkede yaşamak isterdim. Yazarın fikirlerinin çoğu çok hoşuma gitti. Sadece birkaç yönü birazcık farklı olsa, orası tam hayalimdeki ülke olurdu :)

    Tabii ki dünyadaki tüm ülkelerin Utopia gibi olması mümkün değil; öyle olmasına gerek de yok zaten, öyle olmasını isteyecek insan sayısı da çok azdır muhtemelen. Sadece, mala mülke, statüye, kaba kuvvete, boş uğraşlara, boş inançlara düşkün olmayan; bunlar yerine bilime, kendini ve başkalarını sürekli geliştirmeye, üretmeye, öğrenmeye, paylaşmaya istekli olan insanlardan oluşan bir topluluğa uygun bir toplum düzenine sahip Utopia. Fakat bu, nüfusun gereksiz derecede patlamış olduğu bu çağda gerçekleştirilmesi çok zor bir düzen zaten.

    Kısacası bana göre bu, ideal bir toplum düzeni olurdu; birçok kişiye göre öyle olmamasını da normal karşılıyorum. Örneğin ben öyle bir ülkede çok mutlu ve üretken olurdum, ama hayatımdaki en değerli kişilerden bazıları orada mutlu olmazlardı. Çünkü onlar için kıyafetlerin işlevinden ziyade görünüşü önemlidir, hatta harika kombinasyonlar yapacak kadar yetenekliler moda konusunda. Yeri geldiğinde pahalı aksesuarlar, takılar kullanmayı severler. Bazı sevdiklerimse boş zamanlarında kitap okumak, yeni şeyler öğrenmek yerine zeka gerektirmeyen oyunlar oynayarak veya ona benzer şeylerle vakit geçirmeyi tercih ederler. Vs. Bütün bunlar zevk meselesi, hiçbiri yanlış ya da zararlı değil. Tek söylemek istediğim, onlar Utopia gibi bir ülkeyi sıkıcı bulurlardı. Onlarsız bir hayat düşünemediğim için, ben de öyle bir topluluğun yanına taşınmaktansa burada kalmayı tercih ederim :)

    Yani hangi toplum düzeninin daha iyi olduğu konusunda yüzyıllardır tartışmalar yapılıyor olmasını saçma buluyorum, çünkü herkes aynı şekilde yaşamak istemek zorunda değil. Bence en güzeli, aynı şekilde düşünen, benzer bir hayat tarzı isteyen kişilerin bir araya gelip kendilerine uygun devletler kurabilmeleri olurdu ve bu farklı devlet türlerinin savaşmadan, birbirlerine karışmadan varlıklarını sürdürebilmeleri...
  • Ne..!
    botoks mu..?
    Saçma..!
    Benim çizgilerim çok değerli ,
    her birine ne emekler verdim bir bilsen..!
    Gülmek için çalıştım çabaladım yıllarca ,
    Gülme çizgilerinden neden kurtulayım ki..?
    Alnımdakiler ise şaşırmaktan....
    Şaşırtsın , eğlendirsin beni hayat diye bir servet harcadım ,
    Hoş, insanlar da şaşırttılar, sağ olsunlar...
    Ya bu çatık kaş..?
    İşte onu pek sevmem ama
    Her baktığımda , kırıldıklarım gelir aklıma..
    La edri