• uzun uzun analizlerden sıkılan çocuk gelişimi konusunda daha kapsül bilgiler isteyen okurlar için rahat okunabilen bir kitap olmuş. benim için veri akışı doyurucu değildi ama ister istemez bazı konular çocuk büyüdükçe önemini yitirebiliyor ya da sadece gündemden düşüyor bu kitap işte kısa kısa bir hatırlatma gibi oldu bana da hafızamı tazeledi.
  • O bir hidayet/rehberlik kitabıdır. O bir öğüt, hatırlatma (tezkira/zikrâ) kitabıdır.
    İlk muhatapları olan Ümmî bir toplumun bildiklerini esas alarak, onlarla diyalog kurmuş, onları tevhid ve adalete, merhamete, insan olmanın ağır mesuliyetine çağırmıştır.

    Allah'ın ilmi nâ mütenahi ise de, Allah'ın hitap ettiği muhatapları o çağın sıradan ümmi bir toplumdur. Allah da bu toplumun anlayabileceği bir dil kullanmıştır.
    Yok efendim Kur'an'da bütün ilimler dürülüdür. Bilim insanlarının bu çağda ancak bulabildiği bilimsel keşifler oralarda bir yerlerde yazılıdır. Yapmayın, etmeyin..
    Bu kimselere bir türlü derdimizi anlatamadık gitti.
    Kur'an'ı en iyi sahabe anlamıştır. Kur'an'ın edebî icazını onlar görmüş ve takdir etmişlerdir. Aksi halde anlamadıkları bir kitabın edebî yönden bir şaheser olduğunu fark edemezlerdi.

    Kur'an da dünya ile ilgili verilen bilgilere gelince.

    1-Dünya düzdür. Dünya "Arz" olarak geçer ki anlamı: Düz, ova, arazi demektir. Yeryüzü, surface... Kurtubî “Yeryüzünü yayan o Allahtır.” [13/3] âyetinde dünyanın kürevî olduğunu iddia edenlere bir reddiye bulunduğunu söyler. Süyûtî de “O kâfirler yeryüzünün dümdüz yayıldığını görmüyorlar mı?” [88/20] âyetinden hareketle şeriat ulemasının astronomların aksine dünyanın bir satıh gibi düz olduğunu kabul ettiklerini belirtir .

    2- Dünya sabittir. Bağdâdî, Ehl-i sünnetin icma ettiği on beş ilkeyi sayarken, Ehl-i sünnetin yeryüzünün hareketsiz/ sakin olduğunda icma ettiğini, bunun aksini savunanların ise materyalist (dehriyyûn) olduğunu söyler . Bağdâdî’nin bu sözü sadece mezhep tassubundan kaynaklanmaz. O bu cesareti Kur’ân’dan almaktadır. Devamında da; Ehl-i sünnetin güneşin her gün (düz olan dünyanın) doğuş noktasına geri döndüğüne inandıklarını, göklerin dünyanın etrafında dönen küre gibi bir yapıya sahip olmadığı konusunda ittifak ettiklerini söyler. Ehl-i sünnet, zındıklar gibi dünyanın iç içe geçmiş kürelerin tam merkezinde olduğu görüşünü benimsemez. Eğer bunların dediklerini kabul edersek göklerin üstünde Allah’ın arşını, meleklerini ve göklerin üstünde var olduğunu kabul ettiğimiz (cennet gibi) şeyleri ispat edemeyiz . Nitekim hadislerde geçen güneşin batınca Arş’ın altına secde etmeye gitmesi düz dünya görüşüyle bağlantılıdır. Zülkarneyn gide gide güneşin battığı yere varınca onu kara bir balçıkta/sıcak bir gözede batar buldu. [18/86] Bir başka seferinde güneşin doğduğu yere vardı. [18/91] İslâmî rivayetlere göre de dünyadan (milyon kere) daha büyük olan güneş dünya üzerindeki sıcak bir kaynak/göze’de ya da kara balçıkta batmaktadır. Râzî güneşin dünyada gözelerden bir gözede batmasını imkânsız olduğunu ve güneşin yanında bir kavmin olamayacağını (yaşayamayacağını) söyleyerek âyetin tevil edilmesi gerektiğini söyler . Pek tabii âyet Ehl-i Kitab’ın Mekkelilere sordurduğu soru üzerine nâzil olmuş, verilen cevap da Ehl-i Kitap ve müşriklerin tarihsel ve kozmolojik bilgilerine göre verilmiştir . Eğer bildiklerine uygun verilmeseydi, peygamberin nübüvvetini sorgulayacaklardı.

    3- Gezegenler onun etrafında döner. Yani geocentrik/yer merkezli bir evren tasavvuru söz konusudur.

    4-Gezegenler (o zamanlar yıldız/güneş ve planet/gezegen ayırımı henüz yoktu) gök denizinde bir kayık içinde yüzdürülür. “Bütün gezegenler bir felekte yüzer.” [36/40] mealindeki âyet, “Sanki bir gemide imiş gibi feleğin yüzmesiyle yüzerler, Bir gemi gibi yüzerler” şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Göklerin kozmik bir okyanus gibi, gök cisimlerinin de bu okyanusta yüzen bir gemi gibi düşünülmesi fikri antik kozmolojilerle ilgili olmalıdır. Kadîm Mısır’da da gökyüzü, yeryüzündeki okyanusa benzer bir okyanus olarak görülüyor, güneş, ay ve yıldızların gece ve gündüz gemiler içinde bu okyanusta yolculuk yaptığına inanılıyordu. Zaten devamındaki âyette “Biz onların dedelerini /zürriyetlerini yüklü bir gemide (Nuh’un gemisinde) taşıdık.” [36/41] denilmektedir. Yani felek ve fülk (gemi, kayık, binek) ard arda kullanılarak felek kelimesi tefsir edilmiştir. Ve yine bir sonraki âyette “Biz dilesek (gökteki güneşin bindiği kayıkları, dedeleri Nuh’un gemisini ve) onların bindikleri kayıkları /gemileri sulara gömeriz…” [36/42-3] denilmektedir. Kısaca Güneş, ay ve diğerleri bir felekte yüzerler, ya da bir kayık içinde gök denizinde yüzdürülürler. Nuh tufanında Cudi dağının zirvesine kadar yükselen sular bu gök denizinden boşalmıştır.

    5- Dünya yani düz olan yeryüzü de tıpkı gökyüzü gibi yedi kat olarak yaratılmıştır. Talak sûresinin 12. âyetidir. Müfessirler, ya âyeti literal olarak okuyup, üst üste konulmuş yedi baklava tepsisi gibi yedi tabaka /katman şeklinde yedi arz/yeryüzü vardır demişler, ya da dünyayı yedi iklime/ bölgeye ayırmışlardır. Ama ne var ki âyet birinci görüşü desteklemekte: “وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ” [65/12 âyetindeki atıf vavı tıpkı gökler gibi yeryüzü de yedi kattır der. Yine âyetteki “min-i beyaniye” bu yedi yeryüzünün hem adet, hem de vasıf olarak gökler gibi kat kat olduğunu söyler. Bu anlamı devamında gelen “Allah’ın emri bu kat kat semalar ve yerler arasında iner de iner” âyeti de tasdik eder. Zahiri anlamıyla bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur. Bu âyet meallerde genellikle “yedi kat sema ve onun tıpkı bir benzeri olan yedi kat yer” olarak çevrilmiştir ki, bu anlam metne en sadık olan çevi-ridir. Ne var ki böyle bir evren yoktur. Ayrıca yeryüzünün yedi kat olduğuna ve her birinde bir takım mahlûkatn yaşadığına dair hadisler de vardır. Bunun tek bir açıklaması vardır; O da şudur: Vahiy, nâzil olduğu muhatapların bilgisini esas alarak onlara hitap etmektedir. Yukarıdaki âyetler vahyin nâzil olduğu dönemin evren tasavvurunu yansıtmaktadır. Vahyin amacı onlara kozmoloji, astronomi dersi vermek değildir. Âyetteki asıl gaye evren hakkında bilgi vermekten çok, o dönemde Araplarca benimsenen hâkim âlem telakkisi üzerinden insanları Allah'ın kudretini, azametini idrak etmeye yöneltmektir .

    6- Kur'an'a göre önce "Arz/yeryüzü" sonra semavat/uzay yaratılmıştır. " 0, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra semaya yöneldi, onu yedi sema olarak yaratıp düzenledi.” [2/29] Yine [41/9-12] ayetlerine bakılabilir. Oysa bilimsel gerçek bunun tam zıddıdır. Güneş olmadan fotosentez olmaz, haliyle bitkiler de olmaz. Tefsirlerde ve hadis mecmualarında görüleceği üzere ilk önce yeryüzü yaratılmış, yeryüzünden yükselen bir buhar/duman ile de semalar yaratılmıştır.

    7- Kur'an'a göre dünya dört günde, semavat ise iki günde yaratılmıştır. Bilime göre ise gerçek bunun tam zıddıdır. Dünya ve içindekilerin 2 günde, uzayın ise daha önceden dört günde yaratılması icap eder.

    8- Kur'an'a göre dünya ve uzay 6 günde yaratılmıştır. Bu altı günün bilimsel tefsirlerde olduğu gibi altı uzun astronomik zaman dilimine çevrilmesi âyetin maksadına aykırıdır. Çünkü Allah bu âyetlerde göğü ve içindekiler ile birlikte yeri hiç yardımcısı olmadığı halde ne kadar çabuk yarattığını, yani ne kadar güçlü, her şeye kâdir bir ilah olduğunu belirtmek ister. “Zira (o kadar hızlı yaratmasına rağmen) O’na herhangi bir yorgunluk dokunmadı.” [50/38] Evrenin altı günde yaratılması ile ilgili âyetler Tekvin’deki yaratılış kronolojisiyle bağlantılıdır. Nasıl Tekvin’de “altı gün” sabah oldu, akşam oldu şeklinde 24 saatlik zaman dilimini ifade ediyorsa Kur’ân’daki âyetler de aynı şekilde 6x24= 144 saatlik toplam zamanı ifade eder. Tüm hadisler de bu altı günü, bu şekilde anlamış, altı kozmolojik devasa zaman periyodu olarak anlamamışlardır .

    Daha fazla vaktinizi almak istemiyorum. Âyetlerden doğru bir yaratılış kronolojisi çıkarmak mümkün değildir. KuR'an ne big-Bang'ten bahseder, ne de genişleyen evrenden, ne de kara deliklerden..

    "Dünya dönüyor" diyen Galileo'yu yakmaya kalkan Kiliseden bir farkımız olsun. Zira Kilise'de İncil'e dayanarak güneş merkezli evren görüşünü afaroz etmişti.
    Kilise'nin dışında hakikat yoktur diyen papazlardan da bir farkımız olsun.
    Ayrıca dini hakikat, bilimsel hakikat da demek değildir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın üçte biri olan kıssaların da tarihte birebir yaşanmış olması gerekmez. Arapların ve Peygamberin de çok iyi bildiği bu kıssalar üzerinden onlara "Hisse/öğüt" verilmektedir. Bildikleri şuradan da bellidir ki, kıssalardan bir kesit, bir parça, fragman alınmaktadır. Çünkü onlar o kıssanın tamamını zaten biliyorlar. İnsanlara bilmedikleri kıssalar, darb-ı meseller üzerinden bir şey anlatmak mümkün değildir.

    Biraz "vahiy tasavvurumuzu" değiştirmek, geliştirmek durumundayız. Vahiy ne bir ses, ne bir lafız ne de bir harftir. Bir mananın peygamberin kalbine bırakılmasıdır. "Efsahu'l-Arab" olan Peygamber de bu manayı Arapça ifade etmiştir. Haliyle Kur'an'da peygamberin ya da Mekkelilerin bilgisini aşan üst bir teknik bilgi yoktur. Vahiy tek taraflı bir iletişim de değil diyalojik bir iletişimdir. Peygambere yukarıdan akustik bir ses gelmemiş ya da vahyi insan (Dıhye) suretinde ya da kanatlı bir melek getirmemiştir. Allah'ın "Kutsal ve Emin Ruh'u" onu/vahyi, onun kalbine / zihnine bırakmıştır. Yani vahyi biraz da "Peygamber'in vahiy/ilham alma gücü, yukarısıyla iletişim kurma yeteneği" olarak değerlendirin. Onun fetanetini /dehasını, ümniyesini/ ülküsünü, Hira /arayış mağarasındaki uzun tefekkürünü de hesaba katın..

    O devirde kalp düşünme/akletme merkezi olduğu kabul ediliyordu. Ya şeytan dudaklarını insan kalbine dayıyor oradan fitliyor, vesvese veriyordu. Ya da bir melek oraya ilham bırakıyordu. İnsanın içinde duyduğu sesler ya şeytanın ya da melekten zannediliyordu. Bugün biliyoruz ki, kalp bir kas yumağıdır. Akletme ile herhangi bir alakası yoktur. Vahiy de o devrin epistemolojisi /kavramları ile o devrin insanına izah edilmeye çalışılmıştır. Kahin ve şairlerin şeytan/cinleri göğe çıkıp, efendilerine güya bilgi getiriyordu. Vahiy de buna benzetilerek izah edilmiş. Ne var ki vahyi şeytan/cinler değil, tertemiz /mutahhar olan Ruh getirmiştir.
  • Sevgili Dost,
    Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

    Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

    Sevgili dost,
    Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

    Sevgili dost,
    Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyununun içinde "Yenil, ama yıkılma sakın!" diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani. Var gücümle savaşıyorum ama tükendiğimi, boşa kürek çektiğimi düşünüyorum bazen. Ben o saldırıyı geri püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

    Sevgili Dost,
    Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

    Sevgili Dost,
    Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

    Sevgili Dost,
    Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
    İçinde ne var dersen, işte şöyle;

    “ Sevgili dost,
    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

    Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

    “Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

    Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
    Söylediğini aldım, koydum kalbime.

    “Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

    Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

    Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

    “Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

    Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

    Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

    Her şey.

    Sevgili Dost,
    Aç sineni.

    Sevgili Dost,
    Ben geldim.
  • Lütfen yanlış anlamayın hatırlatma amaclı paylaşıyorum. Az önce tv'de gördüğüm bir haberde bir köpeğin okula giden küçük bir kıza saldırdığı gösteriliyordu. Içim parçalandı hiç bu kadar kötü hissetmemistim kendimi.
    Sokak hayvanları da üşüdükleri ve aç kaldıkları icin daha fazla azgınlaşıyorlar. Lütfen kapinizdan biraz uzağa hayvanlar icin yemek bırakabilir hem onlara hemde dışarda ki cocuklara daha guvenli bir alan yaratabiliriz. Ayrıca eminim hepiniz bunu düsunuyorsunuzdur ama işten güçten vakit bulamayıp çocuklarınızı tek başlarına , kendilerinden ağır bir yükle ,okula gönderiyorsunuz lütfen bu soğuk aylarda onları kendiniz getirip götürün.
    Belki bunu okuyup ,biz anne babayız çocuğumuzu senden daha iyi düşünüyoruz, diyenler olabilir ama benimkisi sadece tekrar
    ayni görüntüler oluşmasın diye bir hatırlatmadır. Umarım ciddiye alan olur.
    Allah dünyadaki bütün çocukları korusun .🙏
  • Onun adı FRIEDRICH NIETZSCHE!

    Beni düş kırıklığına uğratan kendimden başkası değil.'

    -Franz Kafka

    Nietzsche'yi kendi gözümden yazayım. Küçüktüm, yalnız, hemcinslerimden uzak, insanlardan uzak, kenara çekilir dini kitapları okurdum. İnsanlar beni bir öcü gibi görürdü. Ama tatlı bir öcü, öyle ki yanıma sokulur beni dinlerlerdi. Bazen sanki başka bir gezegenden gelmiş hissine kapılıyordum, hiçbir şey beni etkilemiyordu. Sahiden hissedeceğim zamanlar yakındı...
    Babamı(Carl Ludwig Nietzsche) özlüyorum. Aslında sadece onu özlüyorum. Ona ihtiyacım var... öldü biliyorum, bir çiçek ölür, bir tavşan ölür ve bir insan da ölür. Evet babacığım, Tanrılar da çürür. Tanrı'yı biz öldürdük!

    İnsanca, Pek İnsanca kitabı Nietzsche'nin kitaplarında bulabileceğiniz en yalın kitaplardan biridir. Anlatım biçimi ikili diyaloglar gibi gelişmiş. Aforizmaları birden fazla düşünceye ve düşündürmeye yer vermiştir. İnsanca... bu isim insani duygular ve sorumluluklara dikkat çekmek için verilmiştir. Ekleme, 'Pek' pek insanca, hatırlatma! Donk donk donk!

    Kitap içerisinde 638 aforizma bulunmaktadır. Nietzsche öyle güzel bir havada belirtmiş ve düşündürmeye sürüklemiş ki. Her bir aforizma sonrası uzaklara dalıyor, düşünmeye ve kafa yormaya başlıyor olacaksınız. Bazıları sizi geçmişe, bazıları nefrete, bazıları kitabı kapatmanıza neden olacaktır.


    Birçok kişinin aklında şu soru var: 'Nietzsche neden kadınları yadırgıyor?' sahiden öyle mi? Böyle mi düşünüyorsunuz? Öyleyse kısaca bilgilendirme yapalım.

    Nietzsche babasını genç yaşta kaybetmiştir. Bu sebeple ailede egemen olan kadınlar (anne, kız kardeşi, teyzesi...) bu nedenle kadınlara karşı mesafeli, asabi ve zayıf olarak bilinir. Nietzsche, bunun yanı sıra birçok kadının üzerinde ilgisi olmasına rağmen bunu umursamaz, pasif kalarak geçiştirir. Kız kardeşi Elisabeth'ten ve annesinden(Franziska Oehler) nefret eder, ama bu nefret sadece dışavurum ile gösterilir. Oysa içerisinde müthiş bir duygusallık ve sevgi barındırır. Nietzsche'nin annesine yollamış olduğu bir mektupta: ''Kendime karşı en derin aykırılığı ve içgüdülerimin haince alçaklığını içimde aradığım zaman, orada hep annemi ve kız kardeşimi buluyorum, en acız olduğum anları... Çünkü o zaman zehirli solucanlara karşı koyabilecek gücüm olmuyor... Psikolojik eşgüdümünüz, böyle bir öncel uyuşmazlık düzenini mümkün kılıyor. Ama aslında ebedi dönüş için annem ve kız kardeşimin her zaman en büyük engeli teşkil ettikleri kanısında olduğumu itiraf ediyorum.'' Tek bir söz ile...

    Bir kalp taşımak incelik ister.
    Ağırlık taşıyanlara bunu anlatamazsınız.

    -Cemal Süreya

    “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

    Evet evet, hemen onun adı gelir. Lou Andreas Salome... Nietzsche'yi kadınlar üzerineki durumunu Stalin'e benzetiyorum. Ölen karısının mezarında, ''İnsanlığa olan azacık sevgim onunla birlikte gömüldü...''

    Nietzsche ve Salome, 1882 yılında arkadaşlık yapmaya başladı. Din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche, tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. Peki neden bu kadar yakın görüşlü ve ikili sohbetlerden haz duyan bu iki kişi, pardon Salome bu teklifi geri çevirdi? Şüphesiz ve emin olmanız gereken bir şey varsa, Nietzsche'nin kadınlara olan tespitlerinin en büyük etkeni Salome'dur.

    Salome için, evlilik sevginin katilidir. Arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini reddeden Salome, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti.

    Not: Sigmund Freud'u da terslemiş Salome, belki de tarihinin en 'narsist' kişiliklerinden biriydi.



    Evet, şimdi en güzel yere geldik. Nietzsche ve sınıftan seçtiği bir öğrencisi(ED) ile, Fransa'dan gelen (Rachelle Riva) gazeteci ile birkaç soru üzerinde bir diyalog yapacağız. Burada hayal gücünüzü kullanacağım.

    Not: Nietzsche'nin kitabından seçilmiş tespitler ve ED(benim) özgün cümlelerim ile yazılmıştır.


    Riva: ''Sayın Nietzsche ve Ed, sizce yalan nedir?''

    Nietzsche:'' Basit durumlarda her şeyi doğrudan söylemek daha avantajlıdır. Çünkü bir yalanı sürdürebilmek için, yüzlerce yalan daha söylemek gerekir.''

    ED:'' Yalan geniş bir konudur. Sayın hocamın dediği gibi, sıkışık durumda olmadığımız sürece olanı olduğu gibi aktarmak gerekir. Özellikle saygı duyduğunuz, karşılıklı güven hissiyatını aldığınız bir kimse ise. Söylenmiş doğrudan bir yalan, yalanı devam ettirecek 100 alan bulmaktan iyidir.''

    Riva:''Genel bir konu ama mümkünse kısa bir cevap istiyorum. Kişi neyi sözünü verebilir?''

    Nietzsche:'' Eylem sözünü verebiliriz, ama duyguların sözü değil; çünkü duygular istenç dışıdır. Birini sonsuza dek seveceğine ya da ondan nefret edeceğine söz veren herhangi biri, kendi gücünün dahilinde olmayan bir şeyin sözünü vermiştir.''

    ED:'' Kişi tutabildiğini düşündüğünün aksine, tutamadığının ve bazen de verdiği sözün arkasında duramadığı sözlerin sözünü verebilir. Verebildiği tek söz, yerine getirmedikleridir.''

    Riva:''Peki, sizce günümüz ve gelecek dünya düzeni için yasaklanmış cömertlik size ne çağrıştırıyor?''

    Nietzsche:'' Dünyada herhangi bir kısmını hayali varlıklara gösterebileceğimiz kadar çok sevgi ve iyilik yoktur.''

    ED:'' Günümüz için bilmem ama, gelecek nesil bu terimin çağrışımı için bile kafa yormayacaktır. Cömertlik yok olmaya mahkum, bu çok açık. Cömertlik diye bir kavram nesli tükenmekte olan bir bensevi.''

    Riva:'' Güncel bir soru sormak istiyorum. Üzgünüm, susadım da. Tamam, tekrardan alalım. Mucizevi eğitim hakkında ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Kişi, bir Tanrı'ya ve onun hakkındaki endişelere inanmaktan vazgeçtiği andan itibaren, eğitime gösterilen ilgi büyük bir yoğunluğa ulaşacaktır; tıpkı tıp sanatının ancak mucizevi tedavilere duyulan inanç yok olduğu zaman gelişmesi gibi.''

    ED:'' Eğitim görecelidir. Eğitim, korkulan inançların yok olması ile başlar. Kişi özgür kaldığı sürece korkusuzdur. Hayal edebildiği kadar da erişmesiz. Korkunun olduğu yerde mucizevi eğitimden söz etmek pek mümkün değil. Aslında bakarsanız, korkunun olduğu yerde mucizeden söz etmek mümkün değil!''

    Riva:''Peki ya bilimin geleceği?''

    Nietzsche:'' Zararlı ve tehlikeli sonuçları bilimsel bilginin yardımıyla önlenebilir. Eğer üstün kültürün bu gereksinimi yerine getirilmezse, insan gelişiminin gelecekteki seyri hemen hemen kesin bir şekilde öngörülebilir.''

    ED:'' Bilimin geleceği, geçmişten pay çıkartılarak ilerleyebilir. Bilim, insanoğlu için vazgeçilmez ve çok daha fazla üzerinde durumlası gereken bir daldır. Ancak herhangi bir konu üzerinde bile gereğinden fazla durulmalı.''

    Riva:'' Birinin lehine, büyük olanın lehine önyargı terimini nasıl açıklarsınız?''

    Nietzsche:'' İnsanlar, büyük ve dikkat çekici olan her şeyi açıkça abartırlar. İnsanlar, alışkanlıktan dolayı kendilerini güç isteyen her şeye tabi kılar.''

    ED:'' İnsanın temelinde bu var. Önyargı genellikle ahlaki yoksunluktan veya düşünülmeden bir kanıya varmakla meydana gelir. Büyük ve dikkat çekici olanın söylemini benimser ve irdelerler.''

    Riva:'' İyi niyetli iki yüzlülük?''

    Nietzsche:'' Başka insanlarla olan ilişkilerimizde çoğu zaman iyi niyetli bir ikiyüzlülüğe ihtiyaç vardır, sanki onların eylemlerinin nedenlerini sezmemişiz gibi.''

    ED:'' Sayın hocama katılıyorum. İyi niyet çoğu zaman kazanım sağlamamıştır, bunu açıkça göstermek bile ters tepmesine yarayacaktır.''


    Riva:'' Zevkli bir konu başlığımızla devam edelim. Yo yo, sadece 4 sorum kaldı. Mahcubiyete karşı ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Aşırı ölçüde mahcup olan insanların yardımına koşmanın ve onlara güven vermenin en iyi yolu onları inandırıcı şekilde övmektir.''
    .
    .
    Riva:'' Sayın ED? Bay Nietzsche'yi izlemeyi bıraksanız. :)''

    ED:'' Pardon, :) Sayın profesöre katılıyorum. Ne diyebilirim ki, birine yapabileceğimiz en büyük fenalık birini olduğundan fazla övmektir.''



    Riva:'' Peki bay Nietzsche, birkaç tavsiye isteyeceğim. Konuşma taktiği üzerine ne söyleyebilirsiniz?''

    Nietzsche:'' Biriyle yaptığımız bir sohbette, eğer muhatabımıza karşı nüktedanlığımızı ve cazibemizi tüm görkemiyle sergileme imkanı bulmuşsak onu en iyi biçimde alt etmişizdir.''

    ED:'' Bay Profesör, tespitlerinizle hayran olmamak elde değil. (Gülüşmeler) Evet, diyebileceğim o ki, birini argo veya hakaret ile alt etmeyi denemektense, cazibemizi onun üzerine yıkmalı ve onu sessizce tuzağa çekmeli. Yıkılacağından adım gibi eminim.''

    Riva:'' Aşırı yakınlığı tanımlar mısınız?''


    Nietzsche:'' Eğer biriyle aşırı bir yakınlık içinde yaşarsak, çıplak ellerimizle her defasında iyi bir oynmacılık yapmak zorundaymışız gibi durum söz konusu olur.''

    ED:''Aşırı yakınlık, her zaman bir şeyler kaybettirir. Hatta çoğu zaman, benliğimizi aramak zorunda kalırız.''

    Riva:'' Son soru, bir evlilik yaparken kendime sorabileceğim tek bir soru olursa, bu ne olurdu?''

    #35142148

    Aynı kanaatteyim.

    Keyifli okumalar.
  • Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Bir ara uzaktan görmüştü. Bir sohbetine kısa süreliğine şahit olmuştu. Yüzünü hayal meyal hatırlıyordu. Anlat deseler hiçbir şey söyleyemezdi. Bir gün arkadaşının ısrarı üzerine “haydi gidelim” dedi.  

    Gitti, edeple oturdu herkes gibi bir köşeye. Dinledi dinledi… Dinledikçe içi ısındı. Sevdi vallahi… Çıkışta arkadaşı “Nasıl buldun?” diye sordu. “Çok iyi, içim ısındı” diyebildi. Daha fazla üstelese söyleyecek bir şeyi yoktu. “Gel katıl bize” dedi arkadaşı. “Katıl, sen de burada yerini al.” Bu sözler de sıcak geldi. “Olur” dedi. Düşünmedi, arkadaşıyla birlikte daldı içeri. Önüne birlikte oturdular. Arkadaşı, “Efendim, bu kardeşimiz sizden ders almak arzusundalar” diye takdim etti. İçinde bir kopma, bir kıpırdama bir dalgalanma oldu ama aldırış etmedi. 


    “Emin misin? Evladım!” dedi. Bu soruyu beklemiyordu. Emin miydi gerçekten? Ama oturmuştu bir kez oraya, ne diyebilirdi? Emin olduğunu söyledi. Kimden emindi, neden emindi, nasıl emindi, emin olmak nasıl bir şeydi? Bunlar zihninden bir anda ses hızıyla geçti. Geçti, çünkü bu sorulara verecek cevabı da yoktu.

    “Peki evladım, bugün güzel bir uyu, yarın gel bize gördüklerini anlatırsın…”

    İlk ders miydi bu? Bu nasıl dersti? Nasıl olur, uykumda gördüklerimi nasıl anlatırım? Garip bir durumdu ama girmişti bir kez. Devam etmeliyim dedi. Arkadaşına da sormadı. Dışarı çıktığında bir an her şey zihninden boşalmıştı. Sormak dahi aklına gelmemişti. 

    Gitti, eve girdi sanki emre itaat ediyormuş gibi derhal yatağa yattı. Hemen de uyudu. Sabah uyandığında kafası çok karışıktı. Bir sürü rüya görmüştü ama bir tanesini çok net hatırlıyordu. Dün gördüğü zat, bütün berraklığı ile rüyasındaydı. Bütün detaylar zihnindeydi. Orada kısa bir süre oturduğunu düşünmüştü ama bütün detayları zihnine almıştı. Sabırsızlıkla akşamı bekledi. Arkadaşını buldu, “Gidelim” dedi. 

    Dinledi, anlatan gencin heyecanlı anlatışını. Anlattı, anlattı ve bitti. Koca bir aferin alacağını düşünüyordu. Onu görmüş, ta kendisini görmüştü. Ana şimdi de aynı zatla karşı karşıya idi. Fakat o sukut ediyor, bir şey söylemiyordu. Yüzünde ne memnuniyet ne de memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Anlatmaya başladığı yüz ifadesi ile bitirdiğindeki yüz ifadesi aynı idi. Anlattığının hiçbir tesiri olmamıştı. İçinde garip duygular oluştu. 

    “Evladım, senin içini masiva kaplamış. Derhal bundan kurtulman lazım. Bu masiva yüküyle bu yolda yürüyemezsin… Yorulursun, yorulduğunla kalırsın…”

    Dondu kaldı. Bir şey diyemedi. Ne diyeceğini de bilmiyordu. Masiva neydi, yük de ne oluyordu, yol neresiydi? Sorular sordu kendine cevabını bulamadı. Kalbinden geçti bütün sorular, bu yüzden kimse kendini duyamadı. 

    “Evladım, önce kalbine seni yaratan Allah’ın girmesi lazım. O’nun olmadığı yer karanlıktır. Orayı aydınlatmak lazım. Sonra seni gereksiz masiva yükünden kurtarmak lazım. Bugünden itibaren her gün yüz kere Allahdiyeceksin.” 

    Allahdiyeceğim. Diyeceğim de ne zaman, nasıl, yemekten önce mi sonra mı, uykuya varmadan mı, yoksa sabah kalktığımda mı? Ufff, ne çok soru var kafamda. Hay bu kafama!

    Çıktılar… “Bu senin dersin” dedi arkadaşı. Dersini almıştı. Allahdiyecekti. Sabah aydınlığında, akşam karanlığında, yemekten önce, yemekten sonra; işte, evde okulda… Ve özellikle her namaz vaktinde… Eeee… Allahdemenin yeri ve zamanı mı olurdu? Dışından söylemezsen içinden söylerdin… Yüz kere mi demişti, hiç saymamıştı. Ama yüz kereyi birkaç kez geçtiğini kendisi de biliyordu. Olsun dedi, fazlası göz çıkarmaz.

    Günler günleri kovaladı…

    Vardı huzura. İçinde huzur da vardı doğrusu. Daha bir sevinçliydi. Onu görmüştü gene rüyasında. Yüzüne büyük bir ışık vurmuş, aydınlık pırıl pırıldı mübareğin yüzü…

    “Anlat bakalım” dedi. O zaten anlatmaya dünden hazırdı. Kalbi pıt pıt ederek, dili damağına dolaşarak anlattı anlattı… Fakat onun yüz ifadesinde yine bir değişiklik olmamıştı. Eyvah dedi içinden, bu da olmadı, bugün de olmadı.

    “Evladım, içindeki masiva gün gibi açığa çıkmış. Onu oradan atmak lazım. Allah’tan başka kalpte bir şey bırakmamak lazım.”

    Ne yapacaktı, nasıl yapacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Çaresiz boynunu büktü, teslim oldu. Çekip gitmek istiyordu. Ama yapamıyordu. Bir gelgit hali, bir fırtına kopuyordu içinde…

    “Evladım, bugünden itibaren yüz kere lâ ilahe illallahdiyeceksin. Bu yükle gidemezsin. Yorulur, yolda kalırsın… Yükünü hafifletmen lazım. Hele masiva yükünden tümden kurtulman lazım. Zaten varacağın yerde ona hiç ihtiyaç yok. Atacağın yükü taşımayacaksın. İhtiyacın olanı al, gerisini bırak.”

    Lâ ilahe illallah… Söyledi. Sabah akşam, her namaz vakti. Hiç sektirmedi. Yüz, yüz elli, iki yüz... Arada unuttuğu da oluyordu. Eh, unutmak insandandı. Takmadı, devam etti. İçinde bir ferahlık hissetti, ferahladı. Ama anlatılacak gibi değildi. Zaten anlatmak da istemiyordu. O ferahlığın kendisinde, sadece kendi içinde kalmasını istiyordu. En mahrem yerinde kalbinin ta derininde…

    Arkadaşı sordu. Hiçbir şey demedi. Diyemezdi, dememeliydi. Mahremini kimseye açmamalıydı. 

    Yine günler günleri kovaladı. Bel ki de aylar oldu… Hesap, kitap tutmuyordu. Zaten bu işler hesaba, kitaba gelmezdi. 

    Vardı tekrar huzura, içi huzur dolu. Anlattı, anlattı. Ne çok anlatmıştı ya da öyle zannediyordu. Ama aslında hiçbir şey anlatmamıştı. Ne ağzı açılmış, ne dili dönmüş, ne de bir ses duyulmuştu. 

    “Tamam evladım” dedi. 

    “Yol senin yolun. Gidebilirsin. Yolda işaretçiler göreceksin. Onlara takılma. Sadece işaret ettikleri istikamete yönel. Çeldiriciler de olur. Onlara da aldırma. Ayağını sağlam bas, kalbini ferah tut. Rampaları çıkarken de inerken de hızını bozma. Heyecana kapılma. Hızlı gideni de yavaş gideni de görürsün. Sen kendi kalbinin ibresine bak. Ona uy. Hırsına yenilme, sabırsızlık etme, istikametini bozma. Arada bir mola ver, takva ve taat azığını al. Sağdan soldan gelecek yaramaz fısıltılara kulak asma. Sana güzel muştularda bulunan biri sağında biri solunda iki arkadaşın olacak. Sen onları göremezsin ama onlar seni görür. Onları dikkatle dinle. Onlar son durakta seni bekleyenlere teslim edecektir. Gönül huzuru ile teslim ol… Bizi de duandan unutma… Ne de olsa biz de henüz yoldayız… Buluşmak üzere evladım… Yüce sancağın gölgesinde, büyük havuzun serinliğinde…”  

    *

    Hatırlatma kabilinden:

    Masiva: Allah’tan başka her şey. Gereksiz yük. Son durakta atılacak meta…

    Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur. O’ndan başkası boş. Başkasına takılma, aldırma, sadece O’na git. 

    Takva: Günaha düşmekten korkma hali. Endişe kalkanı. Günahtan uzak durmanın kazandırdığı sıfat. Duyguların gazına karşı, aklın freni…

    Taat: İbadet. Yolda gerekli olan azık. Ümit azığı… Sadece O’na boğun bükme ve sadece O’ndan dilekte bulunma hali… Takva taate götürür, taat takvayı getirir… Ancak bu ikisiyle O’na gidilir… Başvuracağın O’ndan başkası yok zaten…

    02.07.2018

    Fethiye / Bursa
  • Seriyi yeni bitirdim. Bitirmemle beraber karakterlerin etkisi devam ediyor ve uzun bir süre etkisinin kaybolacağını sanmıyorum.

    Uzun bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Karakterleri o kadar çok seviyorsunuz ki, artık onlar hayal urunu kalemle çizilmiş şekiller yerine aileniz gibi gördüğünüz, belkide en yakın arkadaşlarınız olarak nitelendirebildiğiniz dostlarınız olup çıkıyor.

    Ben bu serinin okunmasını çok istiyorum ;bu yuzden sıkıcı bilgiler yerine, seriye başlamanıza az-çok katkı sağlayabilecek konulara değinmek istiyorum.

    Öncelikle manga ve anime nedir ?

    Bu soru ''Kim 500 Milyar İster''de de çıkmış. Yarışmacı doğru cevap vermiş midir bilmiyorum ve bu konuyu karıştırmak da istemiyorum :D

    Manga bizdeki Çizgi Roman'ın, anime ise bizdeki Çizgi Film'in karşılığıdır. Mangalar anime çizim tekniği ile çizilerek, sağdan sola doğru okunur(buna çok dikkat edin). Her türden insana hitap edecek anime ve manga vardır. Günümüzde manga ve animeciler o kadar velet yerine konuluyor ki, tekrardan hatırlatma gereği duydum.

    Animeler genel olarak önceden yazılmış olan mangaların Çizgi film veya sinemaya uyarlanmış halidir. Manganın da etkisi ile beraber anime, çizgi film ile arasındaki farkı bariz bir şekilde belli ediyor. Normal bildiğiniz çizgi filmler gibi değildir. Karakterler daha cana yakındır, daha kafa dengidirler ve bunun yanı sıra belli bölümlerde argo sözler ve cinsellikte bulunabilir.

    Şimdi gelelim Bleach'e... Nedir bu seriyi bu kadar efsane yapan ? Açıkcası her şeyi... Hikaye ve karakterler o kadar güzel ki, hepsinden spoiler vermeden kısa kısa bahsetmek istiyorum izninizle... o ara isterseniz şuraya 1 2 tane Bleach müziği koyabilirim :D

    https://www.youtube.com/...S2zAYz4rVm0A3q2RC_kl

    https://www.youtube.com/...3q2RC_kl&index=1

    https://www.youtube.com/...3q2RC_kl&index=2

    (Linki atarken bende ister istemez dinlemeye başladım, bu gazla artık beni kimse tutamaz.)

    KARAKTERLER:

    Bulabileceğiniz kesinlikle en iyi karakter kadrosu. Yüzlerce karakter var ve nedense ''... çok gereksiz, niye hikayeye ekledin ki'' diyemedim... Karakterlerin hepsi mizah yönünden iyi, okurken bağıra bağıra kahkaha attıgım yer çok fazla (dışardan telefona bakıp gülen birisi olarak göründüğünüzde çok hoş olmuyor ben diyim) ve karakterlerin her birinin kendi belirleyici özellikleri var.

    Mesela İchigo: Arkadaşlarına çok bağlı, nerede olduklarının bir önemi yok, kurtarmak isterse neresi olursa olsun sorgusuz sualsiz gidiyor.

    Mesela Zaraki Kenpachi: Hayatımda gördüğüm en manyak karakterlerden. Savaşı en büyük yaşam tutkusu olarak görüyor.

    Mesela NEL: Bu karakteri anlatmak istemiyorum ya... Benim şimdiye kadar en sempati duydugum karakter oldu. Bayıldım. Devrim niteliğinde bir karakter... Nedeni çok basit aslında:

    https://www.youtube.com/watch?v=2RhF-FOCjbs

    https://www.youtube.com/watch?v=508Ex6qnkIU

    https://www.youtube.com/watch?v=dKm1EJbe2mU

    Sadece tatlılığı yetiyor...

    Bunun yanı sıra her karakterin biz özgeçmişi var. Sizin dükkan sahibi sandığınız adam ... çıkıyor yada bir kedi meğersem ... imiş. Alet edevatla uğraşan abimiz meğersem Soul Society'nin en büyük... pfff spoilersız gerçekten her şey çok zor.

    Hikaye:

    Merak etmeyin, spoiler vermiyorum.

    Hollow dediğimiz varlıklar dünyanın her bir yerinde insanları yiyerek kendilerini besliyorlar. İnsanları Hollow'lardan korumak için Shinigami isimli bir savaşçı grubumuz var.

    İchigo 17 yaşlarında, turuncu saçlı ve komik bir kardeşimizdir. Annesini çok küçük yaşta kaybetmiştir. Kendisi ana kuzusudur; bu yüzden annesini kaybettikten sonra o kadar ağır bir tramva geçirir ki, artık eskisi gibi her an gülen çocuk yerine daha ağırbaşlı bir çocuk olarak hayatına devam eder ( ağırbaşlı dediğime bakmayıni hala çok komik)

    İlk ciltte kendisinin nasıl Shinigami oldugu anlatılıyor. Her ciltte mutlaka yeni karakterler ekleniliyor ve mutlaka muazzam dövüş sahneleri oluyor; ancak kitaptaki asıl hikaye 7.ciltte başlıyor, ama ilk 6 ciltte çok guzeldir. Özellikle 2.ciltteki papağan sahnesi ve 3.cildin en sonu kesinlikle şaheser...

    Ben ne kadar anlatırsam anlatayım, bu seriyi okuduğum zamanlarda yaşadığım mutluluğu imkanı yok hissettiremem sizlere. Bu mutluluğu yaşamanız için sizin de okumanız lazım başka herhangi bir çare yok...

    Bleach'i okumak isterseniz:

    #30647863

    #31336279

    Kafanıza takılan, yardım almak istediğiniz bir yer olursa lütfen çekinmeden sorun :D

    Saygı ve Selametle...