Hem çok farklı hem çok tanıdık bir roman ile geldim Dil bildiğim, sevdiğim bazı kitapları hatırlattı. Farklı kelimeleri, deyimleri ile oyunbaz, ele avuca sığmaz bir kitap Anadolu’nun mizahi, mistik, absürt olayları, söylenceleri, adetleri olay örgüsünün içine o kadar doğallıkla yerleştirilmiş ki yadırgamadan su gibi akıp gidiyor .
.
Ama dikkatle okunması gereken bir kitap. Kişilerin aile bağları, kim kimdir bazen karışabiliyor. Çünkü tempo yüksek, sanki bir solukta anlatmak istiyor yazar her şeyi.
.
Ege’nin ve Akdeniz’in köy ve kasalarında geçen hikaye , Abuzer ve annesinin Arabistan’dan köle olarak İstanbul’a gelmesiyle başlar.
II.Meşrutiyet’le başlayıp 3 kuşağa yayılan hikaye 1950’ler ve 1990’lı yıllarda devam ediyor. Özellikle doksanlı yılların siyasi ya da aktüel olayları ince ayrıntılarla veriliyor, bizim kuşağın kâh gülümseyerek (Özal’ın kızının davulcuya kaçması )
kâh üzülerek (cezaevi operasyonları, ölüm oruçları…) hatırlayacağı olayların etkisiyle kendi kişisel hafızamın dehlizlerinde, tıpkı Yadigâr’ın kazdığı tünellerde dolanır gibi dolandım.Kendi definemi aradım adeta.
.
Abuzer‘in tılsımları maalesef ailesinin berduş hayatlar yaşamasına engel olamıyor. Oğlu Zühtü, torunları Bahtiyar ve Yadigâr, dünürü Tıngaz… Feleğin çemberinden geçseler de kitap atmosferi sayesinde okuru boğmuyor, hepsinin hayatı tüm zorluklara rağmen devam ediyor. Yaşam adeta bir karnaval bu romanda:)
.
Kitapta en çok Koca Dudu’nun Ümmü ‘nün cenazesini yıkayıp defne hazırladığı bölümden etkilendim. Ölüye karşı gösterilen şefkat ve nezaket nefesimi kesti adeta
.
Haydarpaşa Garı’nı anlattığı sayfalarda gözlerim doldu Kaybettiğimiz tüm maddi ve manevi güzellikler için ağladım.
.
Bir de ilk defa duydum kelime ve deyimlere bayıldım.Tığ-ı teber şah-ı merdan mesela , ölgülük , ayıngacı gibi