~ Allah'ın sesini duymak ~
Hz. Musa, kavminin altından buzağıya tapma günahından tövbe etmesi için onların arasından seçtiği 70 kişiyi yanına alarak Tur Dağı'na götürdü. Dağda Hz. Musa'nın Allah ile konuştuğuna şahit olan bu adamlar, tatmin olmayıp işi inatçılığa ve saygısızlığa döktüler. Hz. Musa'ya meydan okuyarak, "Ey Musa! Sen O'nunla konuşuyorsun ama biz Allah'ı kendi gözlerimizle apaçık görmedikçe sana asla inanmayız. Bizimle de konuşsun!" dediler. Bu kibirli ve dalga geçer tarzda yapılan talep üzerine, Allah'ın azameti karşısında dağ sarsıldı ve aniden gelen korkunç bir yıldırım (sâika) oradaki 70 kişiyi çarptı; hepsi cansız şekilde yere serildi. Temsilcilerin öldüğünü gören Hz. Musa büyük bir üzüntüyle Allah'a yalvardı: "Rabbim, içimizdeki birtakım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk mi edeceksin?" diyerek af diledi. Allah, Hz. Musa'nın duasını kabul etti ve derslerini alan bu 70 kişiyi, şükretsinler diye öldükten sonra tekrar diriltti. Bakara Suresi 55. ayette bu durum şöyle özetlenir: "Hani bir zamanlar, 'Ey Musa! Biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayız' demiştiniz de, siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti."
1000Kitap
Ne kadar çok güçlenirse bir zalim o kadar helak olması yakınlaşır
Kur'an'da adı geçen zalimlerin (Firavun, Nemrut, Karun, Ad ve Semud kavimleri gibi) helak olma süreleri birbirinden tamamen farklıdır. Kimi kavimler peygamberlerini yalanladıktan birkaç gün sonra helak olmuş, Firavun gibi bazı zalimlere ise dönmeleri için onlarca yıl mühlet verilmiştir. 1. Firavun (Hz. Musa Dönemi) Verilen Mühlet (Zulüm Süresi): Firavun'un çok uzun bir ömür sürdüğü ve Mısır'ı onlarca yıl (bazı rivayetlerde 40 yıl, bazılarında saltanatının 80 yıla yakın olduğu) yönettiği bilinir. Hz. Musa ona tebliğ yaptıktan sonra da Firavun’a inkarda direnmesi için uzun yıllar mühlet verilmiştir. Helak Süresi: Süreç dolup ilahi ceza vakti geldiğinde helak olması sadece birkaç dakika sürmüştür. Hz. Musa ve İsrailoğullarının arkasından Kızıldeniz'e girmiş, deniz ortadan yarılıp tekrar kapandığında ordusuyla birlikte dakikalar içinde boğularak helak olmuştur. 2. Nemrut (Hz. İbrahim Dönemi) Verilen Mühlet (Zulüm Süresi): İslam kaynaklarında ve tefsirlerde Nemrut'un yaklaşık 400 yıl saltanat sürdüğü ve çok uzun yaşadığı (bazı rivayetlerde toplam ömrünün 700 ila 1000 yıl arasında olduğu) rivayet edilir. Hz. İbrahim’i ateşe attıktan sonra da ona hemen ceza verilmemiş, tövbe etmesi için uzun bir zaman tanınmıştır. Helak Süresi: Nihai azap geldiğinde, ordusu sivrisinek istilasına uğramış, kendisinin ölümü ise kafasının içine giren bir sivrisineğin verdiği acıyla gerçekleşmiştir. Bu acı dolu ölüm sürecinin birkaç ay sürdüğü rivayet edilir. 3. Karun (Hz. Musa Dönemi) Verilen Mühlet (Zulüm Süresi): Karun aslında İsrailoğullarındandı ve Hz. Musa'nın akrabasıydı. Hazinelerinin anahtarlarını bile taşımakta güçlülerin zorlandığı anlatılır. Zenginliğiyle şımarıp zulmetmesi ve Hz. Musa'ya iftira atmasına kadar geçen süre yıllar almıştır. Helak Süresi: Hz. Musa'nın
Din
Reklam
Fakirin Hediyesi - Kavli Garib Çoban
Utanç günlüğümüzde yer kalmadı!.. Bize ait olan ne kadar uzakta?.. Anın kıymetini bil, ey kalp!.. Hayatın tüm mirası karşılıksız sevgi. Eğer iyiliği bilseydin, bir nefes gibidir aşk. İki tür sessizlik vardır. Birinde, düşüncelerinizde yaşayan insanın sesini duyarsınız. Hayatın birçok anında sessizlik en bilge cevaptır. Böyle gitmekle menzil alınmaz, O âyine Güneş'tir, çözemezsin demedim mi?.. İnsanda suret-i Rahman var, insan, Allah'ın sırrı ,sırrı sır’da sırla gör. Diğerinde ise hiçbir şey duymazsınız. Birinin öfkesini, kötü alışkanlıklarını, saçma inançlarını ve çelişkilerini görmediyseniz. Hiç ol ki, her şey olasın!.. Fakat aklı başında olanlar, ona seni seviyorum demeyin, onlar engin karşılıksız sevginin merkezine hep yolculuk halindedir. O kendi gönlünden düşmüş putperest yanınla. Herkes gün batımını ve neşeyi sevebilir. Sadece az sayıda insan kaosu ve çürümeyi sevebilir. Vardı öyle yalan günlerimiz. O zaman çocuktu şimdi hikayesini yaşıyor Ama kalbin hafızası vardır. Ve ben hiçbir şeyi unutmadım, sevgimin arkasında durarak. Ve aşk dediğimde tam böyle bir şey. Hiç ol ki, her şey olasın!.. Bir şeylerin değeri, suretlerinde değil. Gerçekleşme yoğunluklarında yatar. İşte bu yüzden unutulmaz anlar, açıklanamaz şeyler ve eşsiz insanlar vardır. Zaten dünya şehvetlerine bağlı olan kalplerin akılları benden perdelidir. Hep gittiği zamanı hatırlarım, gelsede konuşacak bir şey yok.
...Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa, o dağa nisbeten madumdur. Çünki ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir: "Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir." İşte zîhayattaki meşhur havâss-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş'ur saika ve şaika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser enva'ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahib olur. İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse, elbette hayat tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avalim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir'at-ı ruhuna misafir olup, irtisam ve temessül ile geliyorlar. (Yirmidokuzuncu Söz/Birinci Maksad/Birinci Esas) Sözler -506
Din
Enbiyayı ve Evliyayı İnkar Hususunda...
2102. Rûh deryalarının şedîd olan dalgaları yüz kadar vardır ki, tûfan-ı Nûh oldu. İnsân-ı kâmillerden her birinin rûhu bir derya gibidir. Onların şedîd olan kahır dalgaları Nûh (a.s.) tûfânının yüz misli oldu ve münkirleri hem zahiren ve hem de bâtınen kahr etti. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu vak'a bu ma'nâyı tavzih eder: "Bir gün Hz. Hudâvendigâr sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakâyık ve maânî bahsi ile meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktân geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip "Dam üzerinde Hz. Hudâvendigâr'ın illetini işitiniz!" dedi. Zât-ı hazretleri dahi sâika-i izzetle eğilip "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftar oldu ve illet-i mezkûre temâdî edip tedavisinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudâvendigâr'ın infiali hâtırına gelip, bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şeriflerinin infialinden ileri geldiğini bilerek, kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgul oldu. Tövbesi makrûn-ı icâbet olmakla o maraz ondan zâil oldu." (Ahmed Avni Konuk) Mesnevi-i Şerif Şerhi - 12 Mevlana Celaleddin-i Rumi Ahmed Avni Konuk
Alıntı
Hiss-i samia, basıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sadise-i sadıka olan saika vardır. Hem bir hiss-i sabia-i barika olan şaika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez. (M. Nuriye)
Reklam
Reklam