kabe
"Bir gün Haccac mancınıkla taş atarken bir taş Kâbe'nin evinin üzerine düştü. Hemen o saat güneş bulutta tutuldu ve karanlık oldu. Ve yıldırım indi, mancınığı ve atanları yaktı. Halk korktular. Dilediler ki mancınığı bırakıp geri dönerler. Haccac bedbaht dedi: "Korkmayın, Hicaz memleketinin adeti böyledir. Her vakit yıldırım ve saika olur. Bugün sizi yaktı, yarın onları yaksa gerektir. Halk onun sözüne inanmayıp dönmeye hazırlandılar. Haccac' kendi eli ile mancınık atardı. Ve halkı göçük getirip mancınık attırdı" (Tarih-i Taberi Tercemesi, c.3, s.301). Görüldüğü gibi çıkarları tehlikeye girdiğinde, halka "Allah'ın evi" diye yutturdukları Kabe'yi bile yakmaktan, beş temel tarzdan biri olan Hacc'ı engellemekten en küçük anlamda çekinmemektedirler. Yıldırımın, Güneş tutulmasının "Allah'ın alametleri" olduğu safsatasına da prim vermemekte, aksine bunun doğasal bir olay olduğu ve kendine atfedilen evin yakılması sırasında bile varlığını gösterebilecek bir tanrının gerçekte olmadığının bilincinde davranmaktadırlar. Gerçekte onların bir tek Kabe'si vardır, ki o da halka tahakküm edebilecekleri araç olan iktidardır. Kıssadan hisse .. günümüz Şeriatçı siyaset önderlerinin söylemlerine karşı uyanıklık istismar edilmemenin zorunlu gereğidir!
Sen kendini iki el iki ayakdan ibaret mi sandın?
Vicdan, asab, his, akıl, heva, nefis, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kalb, ruh, sır, saika, şaika, hafi, ahfa, hayal kavramları latifelerden sayılmaktadır.
Reklam
Rüya-yı sadıka, hiss-i kalbelvukuun fazla inkişafıdır. Hiss-i kablelvuku ise, herkeste cüz'î, küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır. Hattâ, bir zaman ben bu hiss-i kablelvukuu, zâhirî ve bâtınî meşhur duygulara ilâve olarak, insanda ve hayvanda "sâika" ve "şâika" namıyla, aynı sâmia ve bâsıra gibi iki hiss-i âhari ilmen bulmuştum. Ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe, o gayr-ı meşhur hislere, hata ederek, ahmakçasına, "sevk-i tabiî" diyorlar. Hâşâ, sevk-i tabiî değil, belki bir nevi ilham-ı fıtrî olarak, insan ve hayvanı kader-i İlâhî sevk ediyor. Meselâ, kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderî ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur. Hem rû-yi zeminin sıhhiye memurları hükmünde ve bedevî hayvânâtın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi âkilüllâhm kuşlara, bir günlük mesafeden bir hayvan cenazesinin vücudu, o sevk-i kaderî ile ve o hiss-i kablelvuku ilhamıyla ve o sâika-i İlâhî ile bildirilir ve bulurlar. Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu, yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderî ile ve o sâika ilhamıyla döner, yuvasına girer. Hattâ, herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki, birisinden bahsediyorken, âni kapı açılarak, tahminin fevkinde, aynı adam gelir. Hattâ Kürtçe durub-u emsaldendir: نَاڤِ گُرْبِينَه پَالاَنْدَارْ لِى وَرِينَه Yani, "Kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur; çünkü kurt geliyor." Demek bir hiss-i kablelvuku ile, lâtife-i Rabbâniye, icmâlen o adamın gelmesini hisseder. Fakat aklın şuuru ihata etmediği için, kasten değil, ihtiyarsız olarak bahsetmeye sevk eder. Ehl-i feraset, bazan keramet gibi geldiğini beyan eder. Hattâ bir zaman bende şu nevi hassasiyet fazla idi. Bu hâli bir düstur içine almak istedim, fakat
Ey Ömer eğer yetmiş peygamberin ameline sahip olsaydın yine de o gün kurtulacağından emin olamazdım. Ancak Allah'ın dehşetli korkulardan (feza') ve bu korkular sebebiyle geçirilecek baygınlıklardan (saika) istisna ettiği kimseler bu durumlardan hariç tutulmuştur.
Sayfa 52·Kitabı okudu
Şevkefzâ Makâmı
Ahmed Avni Bey bu makâmı şöyle tarif ediyor: Şevkefzâ'dır efendim iltifatın âşıka İhtiyâcı âşıkın yok başka türlü sâika.
Sayfa 68 - Ketebe Yayınları, 4. Baskı, Ocak 2024·Kitabı okudu
Abdullah Cevdet, yeni bir vatan arayan bu ıstırap kervanının en samimi temsilcisi. Paris’e giderken bir yangından kaçtığını sanıyordu, genç doktor. Hürriyete ve irfana susuzdu. Tek düşmanı vardı; istibdat. “İhtiyarî menfa”sına ayak basar basmaz milletlerarası maceracılar aldı etrafını. Ne istiyorlardı? Devlet-i Âliyye’yi parçalamak. Hayalperest şair, padişaha savaş açan bir gazetenin başyazarı oldu: “Osmanlı”. Ama halka yayılamadı gazete. Halk halifeye bağlıydı. Abdullah Cevdet anladı ki: Önce Osmanlının kafasını değiştirmek lâzım, kafasını ve kalbini. Bir evvelki neslin hayalleri gerçekleşmemişti, gerçekleşemezdi de. Kültür dâvası halledilemeden siyasetle uğraşmak abesdi. Zoraki politikacıyı içine düştüğü çıkmazdan bir dostu kurtardı: Ebuzziya Tevfik.* Filhakika, Jön Türklerin bu kıdemli mücahidi, velinimeti İkinci Abdülhamit’e takdim ettiği bir arızada, genç doktoru şöyle müdafaa ediyordu: “Jön fesede* namında elyevm İsviçre’de bulunan hey’et-i neşriyenin başına geçmiş olan doktor Cevdet söz anlar bir adamdır. Bunun neşriyât-ı küstahânesi hiç şüphe etmem ki sâika-yı yeis iledir. Bu adama söz dinletebileceğimi ve yâveri-i teveccüh-ü şâhâneleriyle böyle neşriyât-ı sakîmeye hatime ektirebileceğimi ümid ederim.”
Alıntı
Reklam
Reklam