Her gelen nesilde insanın gerçek büyüklüğünü kavrayan ve ona ulaşanların sayısının pek az olmasının önemi yoktur; geri kalanların buna ihanet edecek olmasının da önemi yoktur. Dünyayı ileriye götürenler ve hayata anlam katanlar, o az sayıda kişidir ve ben de her zaman o az sayıda kişiye seslenmeye çalışmışımdır. Ötekiler beni hiç ilgilendirmez; ihanet ettiklerine ben, ne de "hayatın kaynağı"dır, onlar kendi ruhlarına ihanet etmektelerdir.
Örneğin modern kolektizmin tüm çeşitleri (komünist, faşist, Nazi, vs.) dini fedakarlık etiğini tümüyle muhafaza ederken, insanın kendini küçültesinin odağındaki Tanrının yerine "toplum"u koymaktadırlar.
"Hayalimde yarattığım o görkemi ölmeden önce, gerçek ve canlı olarak görmek istiyorum. Gerçek olsun istiyorum. Bir yerlerde bunu isteyen birilerinin var olduğunu bilmek istiyorum. Yoksa onu görmenin, üstünde çalışmanın, imkansız bir vizyon uğruna kendini harap etmenin ne yararı var? Bir ruhunda yakıta ihtiyacı vardır. Yoksa kuruyabilir.
Mutlu olmak için tasarlanmış canlılar değiliz. Mutluluk, doğru ve kendi doğasında yaşanabilen anların bize verdiği bir işarettir. Arayışımız, mutluluğun ötesinde "tatmin dolu bir yaşam" olduğunda, mutluluktan çok daha doyurucu bir şeyi deneyimleme şansımız olur. Bu hal, "yaşamdan tatmin" hissetme hali yahut eskilerin "mutmain olmak" dedikleri durumdur. Gerçekten yaşamaya başlamanın yolu; maddi bedenin ötesinde, acıları ve sevinçleri ile her bir anında "tatmin" hissedilen bir yaşam anlayışından geçer. Gözümüzü maddi bedenin ötesindeki tatminlere, sıradanın ötesindeki yükseklere dikmeliyiz. Biz buna layık varlıklarız.