[...] artık ideolojik seçiciliğin sona erip yalnızca dur durak tanımayan bir nostalji dönemi yani savaş, faşizm, devrimci mücadele ya da "belle epogue"un şaşaalı günleriyle ilgili çok sayıda filmin çekildiği; her şeyin aynı değere sahip olup hiçbir ayrım yapılmaksızın aynı yapmacık ve sıkıcı coşku gösterisinin aynı geçmişe yönelik büyülenmeyle birbirine karıştırıldığı bir dönemden geçilmektedir.
“Kant düşüncesine göre, insan zihni nesnelerin dayandığı temel ilkeyi, yani, 'Kendinde–şey'i (Ding an sich) ya da 'Noumenon'u bilemez; şeyleri ancak bize göründükleri gibi, birbirleriyle ve bizimle ilişkileri içinde bilebilir.”
[...] okuyucular gözleriyle okurlar. Ama aslında okudukları şeyi duyarlar. Bu yüzden tempo ve aliterasyon gibi unsurlar her cümle için çok büyük önem taşır.
Modern kamusal hayat, bir işletme ya da sosyolojik bir çalışmanın hammaddesi olarak değil de ancak bir roman ya da dram olarak görüldüğü takdirde, entelektüellerin nasıl olup da sadece gizli ya da büyük bir toplumsal hareketi değil, aynı zamanda salt kendilerine özgü, biraz tuhaf, hatta yıpratıcı bir hayat tarzını ve toplumsal performansı da temsil edebildiklerini anlayabilmemiz mümkün olur. Bu rol de en iyi ve ilk kez olarak on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıl başlarında yazılmış bazı sıradışı romanlarda -Turgenyev'in Babalar ve Oğulları'nda, Flaubert'in Duygusal Eğitim'inde, Joyce'un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nde- betimlenmiştir; bu romanlarda toplumsal gerçekliğin temsil edilme biçimi yeni bir aktörün, modern genç entelektüelin aniden sahneye çıkışından derinlemesine etkilenir,
Sayfa 29 - Birinci Basım: Ağustos 1995, Mütercim Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları