Kanun-i Esasi'yi, İngiliz ya da Fransız parlamentarizmi ve anayasacılığıyla karşılaştırmak da doğru değildir. Bu ikisi, dönem Avrupasının en gelişmişleriydi. Kıyaslama Rusya, Prusya ve Avusturya-Macaristan gibi, koşulları Osmanlı'ya çok daha yakın sistemlerle yapılmalıdır. O zaman da Osmanlı meşrutiyet ve anayasacılığının bunlardan daha geri olmadığı görülür.
İngiltere, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü koruma siyasetini terk etmiş bulunuyordu. Bu durum, Abdülhamit'i, içine düşülen İngiltere-Rusya kıskacı dışında yeni yollar aramaya itti. Onun bu yeni manevra alanındaki haraketleri, Osmanlı ve dünya Müslümanlarında, İslam halifesinin Avrupa diktasından bağımsız bir hükümdar durumuna geldiği sanısını uyandırdı. Abdülhamit'in İslam dünyasındaki saygınlığı ve dayanakları burdan doğmuştur. Bu "saygınlık" içte de, "din yolunda hükümdar" nitelemeleriyle beslendi. Avrupalı yaşam biçimi yerine gelenekçiliğe geri dönüş, dış yardım ve borçlanmaların yol açtığı ekonomik çöküntüyü biraz olsun unutturabiliyordu. Tarikat, tekke ve zaviye gibi mistik ağların toplumu sarması bununla ilgilidir.
1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Türk-Müslüman halka bir anayasa vermediği, onun siyasal yaşantısında büyük bir sıçramaya yol açmadığı halde 1856 Fermanı genel olarak Hıristiyan milletlerin anayasal gelişmelerinin başlangıcı olacaktır. Bu belge onların ulusal bağımsızlıklarının bir bildirisi sayılabilir; ama kendilerinin ilan etmedikleri bir "bağımsızlık" bildirisi.