Cumhuriyet'i kuran çekirdek kadro (bürokratlar, subaylar ve aydınlar) aslında tam anlamıyla bir "burjuva" değildi; devlet sınıflarından geliyorlardı. Ancak Anadolu'da Millî Mücadele'yi örgütlerken mecburen taşra eşrafıyla, ağalarla ve kasaba zenginleriyle ittifak kurdular. Bir yanda Batılılaşmayı, pozitivizmi ve radikal modernleşmeyi hedefleyen Ankara elitleri vardı. Diğer yanda ise parasını, toprağını ve gücünü korumak isteyen, zihniyeti tamamen kasaba ölçeğinde kalmış bir yerel burjuvazi.
Bu ittifak başarıya ulaşıp yeni devlet kurulduğunda ve tek parti dönemi kurumlaştığında, o kurucu elit sınıfı hızla "devlet seçkinlerine" dönüştü. Halkçılık ideolojide kaldı; pratikte ise halktan kopuk, tepeden bakan, bürokratik bir aristokrasi yaratıldı. İşte o "saraylı edası" tam burada başlar. Osmanlı'nın o eleştirdikleri ceberut, halka mesafeli devlet geleneği (Babıali zihniyeti), bu kez smokin giymiş bürokratlar eliyle Çankaya’da ve Ankara’nın lojmanlarında yeniden üretildi. "Halk için, halka rağmen" derken, halkı sadece eğitilmesi ve dönüştürülmesi gereken bir kitle olarak gördüler; kendi oturdukları fildişi kuleyi ise yeni bir saray gibi konumlandırdılar.
İşin ironik kısmı, o yukarından bakan "saraylı" edasına karşı en büyük bayrağı, yine o ittifakın diğer ayağı olan kasaba burjuvazisi açtı. Demokrat Parti, tam olarak o Ankara elitlerine öfkeli olan taşra sermayesinin, esnafın ve köylünün sesi olarak sahneye çıktı.
Ama ne oldu? Menderes ve kadroları (ki kendisi de büyük bir toprak ağasıydı) gücü eline geçirir geçirmez, onlar da o eleştirdikleri güç sarhoşluğuna ve kendi tahakküm mekanizmalarına saptılar. Yani "saraylı" değişti ama o tepeden bakan, gücü tekeline alan zihniyet yapısı hiç değişmedi.
Bugün yaşadığımız tıkanıklığın kökü de buraya dayanıyor: Türkiye'de hiçbir