“Şimdi burada gecenin karanlığında oturmuş, sürekli şekil değiştiren tepelere aptal aptal bakarken -ki bu oyun sabah olup da eski hallerine dönene kadar devam edecek- Eugenio'ya karşı hem acıma hem de hayranlık duygularıyla dolup taşıyorum. Bu gezegen kocaman bir karmaşa. Yahudiler Müslümanları öldürüyor, Katolikler Protestanları havaya uçuruyor ve Birleşik Devletler başkanı rolünü üstlenen Beyaz Saray'ın görevlisi doğrudan Ruslarla bir çatışmaya doğru gidiyor. Yalanlar, iftiralar, İncil’in ve tarihin tahrif edilmesi dünyayı anlaşılmaz bir hale getirdi ve bu kaostan yükselmenin bir yolu var mı diye merak ediyorsunuz.” Gece boyu süren bir iç hesaplaşma, sabahın ilk ışıklarıyla sonlanacak bir bekleyiş… Karayiplerin yalnız ve yaşlanmış anlatıcısı, tropik bir adada, kitaplarıyla, köpekleriyle ve anılarının ağırlığıyla baş başadır. Fonda doğanın geceye ait sesleri yükselirken, bilinç ve bilinçdışı arasında salınan düşünceler ölüm, yalnızlık ve insanın doğayla kurduğu o kırılgan ilişki etrafında dolaşır. Sabahın doğuşuyla birlikte, bu bekleyişin nasıl bir sona varacağı sorusu kaçınılmazdır. Yalnızlığın, dışlanmışlığın ve varoluşsal yabancılaşmanın izini süren romanlarıyla çağdaş edebiyatın en özgün anlatıcılarından Karayip edebiyatının münzevi sesi Tip Marugg, Sabahın Kükreyişi’nde doğayla insanın iç içe geçtiği, varoluşun karanlık kıyılarında gezinen, sarsıcı bir anlatı sunuyor.
Hayyam'dan..
Gün gelir... Hırsızlar zengin... Metresler eş... Serseriler adam olur... Odundan kapı, taştan saray olur... Gün gelir... Kezbanlar destan... Onları destan yapanlar mestan olur... Gün gelir... Çivisi çıkar dünyanın... Konuşamayanlar hatip... Şifa veremeyenler tabip... Yazamayanlar kâtip olur... Ama yine öyle bir gün gelir ki... İşler ters döner. Aldatan, bir gün sadakat için... Çalan, bir gün adalet için... Döven, bir gün şefkat için yalvarır... ‘Piyon’ deyip geçme, gün gelir şâh olur.... Şâha da fazla güvenme… Gün gelir mat olur. İnsan yaratıcısına bile nankör iken sana vefalı mı olur? Oluruna bırak her şeyi bak neler neler olur...
Şiir
Reklam
Gün gelir.. Hırsızlar zengin.. Metresler eş.. Serseriler adam olur. Odundan kapı, taştan saray olur. Gün gelir.. Çivisi çıkar dünyanın. Konuşamayanlar hatip.. Şifa veremeyenler tabip.. Yazamayanlar kâtip olur. Ama yine öyle bir gün gelir ki.. İşler ters döner. Aldatan, bir gün sadakat için.. Çalan, bir gün adalet için.. Döven, bir gün şefkat için yalvarır. 'Piyon' deyip geçme, gün gelir şâh olur. Şâha da fazla güvenme.. Gün gelir mat olur.
Cumhuriyet'i kuran çekirdek kadro (bürokratlar, subaylar ve aydınlar) aslında tam anlamıyla bir "burjuva" değildi; devlet sınıflarından geliyorlardı. Ancak Anadolu'da Millî Mücadele'yi örgütlerken mecburen taşra eşrafıyla, ağalarla ve kasaba zenginleriyle ittifak kurdular. Bir yanda Batılılaşmayı, pozitivizmi ve radikal modernleşmeyi hedefleyen Ankara elitleri vardı. Diğer yanda ise parasını, toprağını ve gücünü korumak isteyen, zihniyeti tamamen kasaba ölçeğinde kalmış bir yerel burjuvazi. Bu ittifak başarıya ulaşıp yeni devlet kurulduğunda ve tek parti dönemi kurumlaştığında, o kurucu elit sınıfı hızla "devlet seçkinlerine" dönüştü. Halkçılık ideolojide kaldı; pratikte ise halktan kopuk, tepeden bakan, bürokratik bir aristokrasi yaratıldı. İşte o "saraylı edası" tam burada başlar. Osmanlı'nın o eleştirdikleri ceberut, halka mesafeli devlet geleneği (Babıali zihniyeti), bu kez smokin giymiş bürokratlar eliyle Çankaya’da ve Ankara’nın lojmanlarında yeniden üretildi. "Halk için, halka rağmen" derken, halkı sadece eğitilmesi ve dönüştürülmesi gereken bir kitle olarak gördüler; kendi oturdukları fildişi kuleyi ise yeni bir saray gibi konumlandırdılar. İşin ironik kısmı, o yukarından bakan "saraylı" edasına karşı en büyük bayrağı, yine o ittifakın diğer ayağı olan kasaba burjuvazisi açtı. Demokrat Parti, tam olarak o Ankara elitlerine öfkeli olan taşra sermayesinin, esnafın ve köylünün sesi olarak sahneye çıktı. Ama ne oldu? Menderes ve kadroları (ki kendisi de büyük bir toprak ağasıydı) gücü eline geçirir geçirmez, onlar da o eleştirdikleri güç sarhoşluğuna ve kendi tahakküm mekanizmalarına saptılar. Yani "saraylı" değişti ama o tepeden bakan, gücü tekeline alan zihniyet yapısı hiç değişmedi. Bugün yaşadığımız tıkanıklığın kökü de buraya dayanıyor: Türkiye'de hiçbir
Tarih
"O vakit teslimiyetin yine Mevla'ya olsun. Mevla'ya teslim olan da ateş Hz. İbrahim'e bahçe, kuyu Hz. Yusuf'a saray olmuştu. Rabb'im imtihan eder, ihmal etmez."
Din
Değilmi ki bizim çürük diye nitelendirdiğimiz elma içindeki kurda saray… Değil mi ki senin gözlerin bir kuyucuk feza…
Reklam
Reklam