"Topkapı Sarayı, Osmanlı sultanlarının ikametgâhıdır. İstanbul fatihi II. Mehmed tarafından 1460’larda yaptırılmış ve bazı ilavelerle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı padişahları ve saray halkı burada ikamet etmiştir. 19. yüzyılda dünyada değişen devlet protokolü ve merasimleri dolayısıyla saray yetersiz kalmış ve 1830'lardan itibaren Sultan II. Mahmud ve oğlu Sultan Abdülmecid Han burada pek ikamet etmemiş ve 1850’lerin başında Osmanlı sultanları Boğaz’daki Dolmabahçe Sarayı’na taşınmışlardır. Mamafih saray terk edildikten sonra da saltanat hâzinesi, mukaddes emanetler ve devlet arşivleri burada muhafaza edilmiştir."
Aşkın Kuralları
Aşkın kuralları olur mu demeyin elbette var. Günümüzde olduğu gibi Orta Çağ'da da vardı bu kurallardan. De Arte Honeste Amandi (Saray Sevgisi Sanatı) adlı kitapta aşkın kuralları şu şekilde yazılmıştır:
1. Evlilik, sevmemek için gerçek bir mazeret değildir.
2. Kıskanmayan sevemez.
3. Hiç kimse çifte aşkla bağlanamaz.
4. Aşkın her zaman arttığı veya azaldığı iyi bilinir.
5. Aşığın, sevgilisinin rızası dışında aldığının tadı yoktur.
6. Erkekler, olgunluk çağına gelene kadar sevmezler.
7. Bir aşık öldüğünde, hayatta kalanın iki yıl dul kalması gerekir.
8. Hiç kimse, iyi sebepler olmadan sevgiden mahrum bırakılma malıdır.
9. Hiç kimse, aşka ikna edilmedikçe sevemez.
10.Aşk, hırsın evinde her zaman bir yabancıdır.
“Saray yıkılır diye mi içlenirsin bu kadar? Bak evlat, Türklerin tarihi çoook uzundur. Acı, tatlı, savaşlı, barış, coşkulu, durgun, upuzuuun bir tarih.
Ta Orta Asya’dan bu zamana Türkler çok badireler atlatmıştır. Ama her seferinde bir Türk askeri çıkmış, atalarının kaldığı yerden yeniden başlamış. Bak, bu günlere geldik çok şükür. Yıkılmadık, yok olmadık demek ki, buradayız.”
"İşte o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların herbirisi, birer insandır.
O saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefs ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadâbiye gibi şeylerdir.
Herbir insanda her bir latîfenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi, nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir."