Ulla bazen uzak dalgalardaki bir hayatı, onu isteyecek, neye benzediğini ya da babasının kim olduğunu umursamayacak bir yerdeki başka bir deniz halkını bulacağını hayal ediyordu. Ama en çok da saygı duyulan ve değer verilen bir saray şarkıcısı olacağını hayal ediyordu.
Avrupalı dostları lütufkardırlar. Karşılık olarak biraz "ihanet" istiyorlardı sadece.
Halk oynanan oyunu seziyordu, insiyaklarıyla. Ve maziye sığınıyordu; maziye, mukaddeslerine. Tek ümidi kalmıştı: Saray. Ve saray çatırdıyordu.
Aydın için padişah, kendisini dünya zevklerinden ayıran bir hail idi. Padişah olmasa, Avrupa'nın emrinde ve Avrupa'nın inayetiyle kendisi yönetecekti devleti. Hürriyetçiydi, terakkici, medeniyetçi. Halkı savaşa hazırlamak mı? Hangi halkı? Ne savaşı? Kime karşı savaş?
"İbn-i Asâkir, Ka'b-ül-Ahbâr'dan şöyle nakletti: 'Âdem aleyhisselâm, oğlu Şît aleyhisselâma; "Ey oğlum! Benden sonra halifemsin. Allahü teâlâyı ne zaman zikredersen, anarsan, O'nunla beraber Muhammed aleyhisselâmın ismini de söyle. Çünkü O'nun ismini, ben rûh ve beden arasında iken arşın altında gördüm. Sonra semâları dolaştım. Semânın her tarafında O'nun isminin yazılı olduğunu gördüm. Rabbim beni Cennet'te bulundurdu. Cennet'te gördüğüm her saray ve her odada Muhammed aleyhisselâmın ismi yazılı idi. Yine O'nun ismini, hûrîlerin boyunlarında, Cennet kalelerinde, Tûbâ ağacı ile Sidret-ül-müntehâ yapraklarında, meleklerin gözleri arasında, yazılı olarak gördüm. Onun için Muhammed aleyhisselâmın ismini çok an! Çünkü melekler O'ndan her an bahsederler" dedi.'"
Sarayın iç kısmı, yani padişahın ikametgâhı sayılan Harem ve Enderun, tarihi yönlendiren bölümlerdir. Enderun, devşirme çocukların devlet idaresi ve ordu komutası için yetiştirildiği bölümdür. Burada hem teorik dersler alırlar hem de saray hizmetlerinde bulunurlardı. Hizmet eden, hizmet ettirmeyi bilir. On beş-on altı yaşında saraya giren, ihtimal üzere yirmi beş- otuz yaşlarında general rütbesiyle çıkardı.
Enderun dediğimiz bu avluda ve koğuşlarda sert bir disiplin vardı.
"Osmanlı sarayının mutfağı her yüzyılda Osmanlı zarafetinin ve zenginliğinin ifadesi olmuştur. Topkapı Sarayı gibi içinde neredeyse bir ilçe nüfusu kadar insanın yaşadığı müessesenin gıda ihtiyaçları buradan karşılanırdı. Topkapı Sarayı’nda günde ortalama beş bin kişilik yemek yapılırdı. Ulûfe dağıtımında ve cülus merasimlerinde bu sayı on beş bini bulurdu.
Pişirilen yemekler sadece saray halkına verilmez; dışarıdan Divan-ı Hümayun’a dilekçe vermeye gelenlere, davacılara veya şahitlere de din, dil farkına bakılmaksızın yemek ikram edilirdi."