Aldatmak, ilk bakışta bir ihanet hikâyesi gibi durur; ama biraz yaklaştığında bunun aslında insan ruhunun kendi kendine kurduğu ince bir tuzak olduğunu fark edersin. Ve o tuzağın en tehlikeli yanı, dışarıdan bakıldığında neredeyse kusursuz görünmesidir…
Paulo Coelho bu romanda büyük cümleler kurmaz, büyük olaylara da ihtiyaç duymaz. Onun yaptığı şey daha sinsi; seni karakterin zihnine bırakır ve kapıyı arkandan sessizce kapatır. Orada ne büyük bir aşk vardır ne de epik bir çöküş. Sadece yavaş yavaş büyüyen bir boşluk… ve o boşluğun insana neler yaptırabileceği.
Romanın merkezindeki kadın, hayatın olması gerektiği gibi yaşanmış bir versiyonudur. Düzenli, başarılı, saygın. Ama tam da bu yüzden kırılgandır. Çünkü kusursuz görünen hayatlar, en küçük anlam kaybında çatlamaya en müsait olanlardır. Ve Coelho burada sert bir gerçek bırakır ortaya: İnsan bazen mutsuz olduğu için değil, neye mutlu olması gerektiğini unuttuğu için savrulur.
Aldatmak eylemi bu hikâyede bir günah ya da bir zaaf değil; daha çok içsel bir yankının dışarı taşmasıdır. Karakter, aslında bir başkasını değil, kendi hayatındaki sessizliği bölmeye çalışır. Fakat o sessizlik, insanın peşini bırakmayan türdendir nereye gidersen git, içinde taşımaya devam edersin.
Kitap boyunca hissedilen o hafif gerilim, olaylardan değil, fark edişlerden doğar. Okur olarak seni yakalayan şey de tam budur:
Bir noktada hikâyeyi okumayı bırakır, kendini okumaya başlarsın.
Coelho’nun dili yalındır ama bu yalınlık bir eksiklik değil, bilinçli bir sadeliktir. Çünkü anlatılan şey karmaşık değil aksine, fazlasıyla tanıdık. İnsan ruhunun o bastırılmış, ertelenmiş, görmezden gelinmiş tarafı ve belki de romanın en karizmatik yanı şu soruyu sessizce bırakmasıdır zihne; Gerçek sadakatsizlik bir başkasına mı yapılır, yoksa insanın