• Sonra yapayım diye işinizi ertelendiğiniz o yarın, daima bir gün ötededir; hiçbir zaman bugün haline gelmez.
  • Dünya Çocuk Yılı'nın en sıcak gününü, 21 Ağustos sabahını Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi'nde geçirmiştim. Elele dergisi, isteğim üstüne Adalet Bakanlığı'na başvurmuş, gerekli izni almıştı. Derdim, Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir haberin doğruluğunu sınamak. Önüme çıkan her yetkili -infaz savcısını da katalım- beni bu iş için epey tıfıl gördüklerini gizlemedi, çok dikkatli olmamı sık sık yineledi. Özellikle mahkûmlardan uzak durmalıydım. Yani kimse "olayı" yadsımıyordu.

    Olay ve haberi şuydu: Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi Kadınlar Koğuşu'nu fareler basmıştı. Kuduz tehlikesi başgöstermişti. Mahkûmlar aşılanıyordu. Ama bu arada, kırk kadar mahkûmla yanlarındaki bebeler farelerce ısırılmışlardı. Alınan önlemler yeterli değildi. Sonradan bu önlemin, insanların üstüste yığılı yattığı koğuşlara iki adet tahta fare kapanı konulmasından öteye gitmediğini öğrendim.
    Cezaevine, görüş günü dışında gitmek hiç kolay olmadı. Otobüs bindebir geliyor. Münibüsler öyle sapa bir yerde ki. Neyse, sonunda Ferdi Tayfur'un avaz avaz ilendiği bir kaptıkaçtıyı doldurduk: esnaftan iki kasketli adam, durmadan kıkırdayan, pantolonlu üç genç kızla semt pazarından doldurduğu fileleri tek başına taşıyan başı-örtülü analar, tespih çeken bir ihtiyar, ben ve kızlarla bana gerekli bulduğu saptamaları anında yetiştiren bıçkın muavinimiz.

    Cezaevinin bekleme odası da kauçuk saksılarıyla, formika sehpaları, meşin koltukları ve reklamlı kül tablalarıyla, göstermelik tertip açısından Çapa Hastanesi'ni aratmıyor. Uygar yüzlü bir yöneticinin odasındayım. Olayı doğruluyor. Personelin eğitim düzeyinin yetersizliğinden, koğuş düzeninin çağdışılığından yakınıyor. Kırsal kesimden gelen kadın mahkûm çoğunluğunun, erkek yöneticilere açılamadıklarını belirtiyor. Kadın yöneticilerin gözetimi altında kadınlara özgü ayrı cezaevleri açılması görüşünde -Sivas'takinin benzeri.

    Ama ya bebeler? Anayasa'nın sözümona her yurttaşa tanıdığı "kişiliğini geliştirme" hakkından yoksun bırakılan çocuklar ne olacak? Kaç yaşına kadar burada, analarının yanında kalacaklar böyle gün ışığından uzak?
    Onların durumuna doğrudan eğilen hiçbir yasa maddesi yok. Kimsesiz ya da öksüz değiller, suçlu değiller. Üstelik devletimiz, onları sapıkların, yankesicilerin, kanlı katillerin yanında kalmaya zorluyor. Bir anlamda suça itiyor. Yasalardaki kaypaklık yüzünden 18 yaşına kadar analarının yanında mahpus kalmaları, okuma-yazma öğrenmeden gardiyanların el ulaklığını yapmaları işten değil. Suçlu anaların çocuklarına, aile büyükleri el uzatmıyor. Bu analar da yaşamlarında tek tutamak saydıkları yavrularını yanlarından ayırmak istemiyorlar zaten.

    Cezaevi yöneticisi, iki müebbet hapis mahkûmu kadın çağırttı. İkisi de çocuklu. .Çocukların yüzleri, pislikten ve beslenme yetersizliğinden yara içinde. Çünkü devletimiz, demir parmaklıklar arkasına attığı bu çocuklara yemek vermekle yükümlü değil. Mahkûmlar kendi ekmeklerinden artanları veriyor, biriktirdikleri ortak parayla süt alıyorlar onlara. (Bu konuyu bir "yazı" olarak ele aldım Elele'de. Orhan Apaydın'a danışıp eksikleri tamamladım. Ama yer yerinden oynamadı sandığım gibi.)

    Genç analardan biri, konuşma arasında öldürdüğü kocasından "bizim rahmetli bey" diye söz açtı. Nasıl dışlamış demek öldürme olayını! Bu gencecik, umulmadık katillere bakarken toplumumuzda özenle gizli tutulmak istenen bir gerçeği ayırdediyorum: genç yaşta, babaları yaşındaki adamlara verilen, ardarda çocuk doğuran, zamanla -çoğu kere kıskançlık sonucu- itilen, aldatılan, dövülen bu kadıncıkların iki seçeneği var: Ya ölmek ya da öldürmek. Ne boşanabilir, ne baba evine dönebilirler ne de bir yerde çalışmalarına izin verilir. Bu kadar yalın işte.

    Bugün, bir avukat arkadaşın yazıhanesinde karşımda oturan kızsa onlardan çok başka. Sevgi Soysal'ın deyişiyle "faşizmin kopardığı çiçek". Bir roman kahramanı sayılabilir, son yıllarda yazılan romanları gözönünde tutarsak. Deli gibi sevdiği kocasının eğittiği bir devrimci, bir militan. Kocası bir "operasyon" sonucunda yaralı ele geçirilmiş, yakın bir arkadaşı da gözlerinin önünde öldürülmüş. Anıları zehir gibi. Uzun süre Sağmalcılarda kalmış. Cezaevindeki çocuklarla ilgili "doğru bilgiler" verecek bana. O yüzden buluştuk.

    — İçerdeyken büyük bir ailenin bir bireyiydim, diyor. Yeni doğacak çocuklara hep birlikte mavi tulumlar örerdik. Erkek doğsunlar da kendilerini kurtarabilsinler diye.

    Hele bir çocuk varmış... Gözünü dünyaya cezaevinde açmışmış. Salıverilen bir mahkûmun evinde geçirdiği bir hafta sonundan dönünce, bol odalı evlerden, pencerelerden, renk renk boya kalemlerinden öyle sık söz açmaya başlamış ki mahkûmlar ne yapacaklarını şaşırmışlar, bir daha dışarı yollamamışlar onu.

    Sürtüşmeler oluyormuş arada. Aygaz tüpü paylaşmada, su sırasına girmede kavgalar da çıkıyormuş. Ama televizyon izlerken hepsi unutuluyormuş. Yeter ki fakir kız, zengin delikanlıya varabilsin! İyi bir şarkıcı olabilsin!

    Bu arada cezaevinde rahat doğum yapabilmek için işe (!) ara vererek gelen yankesiciler mi dersiniz, erkekler koğuşuna düşmediğine yanan profesyonel eşcinseller mi, onüç yaşında frengiye yakalanan "Çarlinin Melekleri" çetesinin kızları mı, uyuşturucu kullanan turist kızlar mı... Hepsi bu büyük ailenin bireyleri oluyormuş cezaevinde. Siyasi mahkûmların en büyük özellikleri, öbür mahkûmları kayırmaları, onları haklarından haberli kılmaları, direnişler başlatmaları, bilmeyenlere okuma-yazma öğretmeleri. Bu arada bir çelişkiyi de belirtmek isterim: Siyasi mahkûmların büyük çoğunluğu ya çocuksuz ya da çocuklarına bakacak yakınları var. Bayramlarda yeni giysi ve ayrıcalıklı yiyecekten yana sıkıntı çekmiyorlar. Onları âdi suçlularla paylaşıyorlar ama adına eyleme geçtikleri halkla aralarındaki kopukluk duruyor.

    Karşımdaki kız, koskocaman bir boşluk içinde. Cezaevinden, oradaki anılarından başka söz çıkmıyor ağzından. Şu aralar zengin ailesinin yanında kaldığından, büsbütün mutsuzlaşmış. Onlarla konuşacak tek kelime bulamıyormuş. Edebiyat dendiğinde, yalnızca Sevgi Soysal'ı, o da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'ndaki "mahkûm" Sevgi Soysal'ı biliyor. Açıkhavayı, doğayı çağrıştıran hiçbir sözden, hiçbir görüntüden tat almıyor. Elinden gelse kocasının salınmasına çalışacağı yerde kendi içeri girecek, korunmalı kozasına dönecek.
    İşkencelerden, zulümden, aşağılanmadan geçmiş, hırpalanmış bu gencecik bedenler bir daha sağlıklarına nasıl kavuşacaklar? Kin, nasıl sevgiye ağırlık tanıyacak bir daha?

    Yazıhaneden çıktığımda, bir başka avukata rastladım. On kilo vermiş, bitkin. Adana'daymış. Kahramanmaraş olaylarının duruşmaları akşam sekize kadar tam gün sürüyormuş. 105.000 liralık fotokopi çıkartmışlar, 86 dosya düzenlemişler. (Bu arada, sanık avukatlarına davayı savsaklama karşılığı milyonları aşan paralar ödeniyormuş.)

    Cehennemin korkunçluğunu yakından tanımış, gözleriyle görmüş.

    Sütannesinin yedi çocuğunu ardarda kesen gözü dönmüş bir kanlı katil görmüş.

    Taş yüzlü bir ihtiyar görmüş, komşusu yanıbaşında öldürülen. Kadın, katilin adını bilmiyormuş ama onu sanıklar arasında görünce koşup kolundan tuttuğu gibi yargıcın önüne sürüklemiş.

    Son anda komşuluk ve çıkar ilişkileri uğruna ifadelerini değiştiren okumuşlar görmüş.

    Yaşamları süresince ilk kere ağlayan avukatlar, kalp krizi geçiren bir yargıç görmüş.

    — Bu dava kazanılırsa o yaşlı kadınlarla kazanılacak, diyor. Hiçbir yıldırmaca işlemiyor onlara, nasıl diretiyorlar...

    Bugünün sonunda dünyadaki bütün acılar birleşti sanki, som bir taş oldu yüreğimde.
  • Bir şeyleri ertelemeye başladığımı fark edince savsaklama davranışıyla mücadelenin el kitabı olan Prokrastineyşın’ı tekrar elime aldım.(Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmadan ve isteyerek bir işi ertelemek, geri bırakmak. bkz:TDK) ⬇️⬇️
    Öncelikle Prokrastineyşın (procrastination) ne demek ona bakalım.
    Procrastination: Erteleme, oyalama, savsaklama ve geciktirme davranışına verilen bir isim. Bunların size de oldukça tanıdık geleceğinden eminim.
    Timothy A. Pychyl çok uzun yıllar insanların savsaklama davranışları üzerinde çalışan bir psikolog. Kitap da onun blog yazılarının bir derlemesi. Kitabın kısa oluşu ironik bir mesaj aslında. Timothy A. Pychyl kitabın giriş bölümünde “Bu kitap neden bu kadar kısa?“ başlıklı paragrafta yazdığı üzere: İnsanların çoğunun bir kitaba başlayıp, onu günün birinde mutlaka bitirme sözüyle bir kenara bırakarak bir daha kapağını dahi açmamasından yakınırken (Bu günlerde kitabı tekrar okumama sebep olan konu.); erteleme davranışının bir nevi panzehiri olarak gördüğü bu kitabın da aynı kaderi paylaşmasını engellemek istiyor.
    Sorumluluklarınızdan ufak ufak uzaklaşmaya, yarın da yaparım ne olacak düşüncesi ile önceliklerinizden kaçmaya başladığınız dönemlerde tekrar tekrar okumanızı tavsiye ettiğim bir kitap.🤗
  • Tam olarak biliyor muyuz, ayırdında mıyız, doyurucu bir açıklık saptanamıyor ama toplumsal gidişimizi olumlu etkileyen olaylar, olumsuz olayların çok gerisinde kalıyor. Yaralama, öldürme, değişik saldırı ve ihmalin (savsaklama) neden olduğu üzüntüler, acılar ve yitikler ulusal yapımızı sarsmaktadır. Dostluğun, güvenin, sevgi ve saygının yerini mevki, makam, etiket, varlık ve çıkar almıştır.
    Yekta Güngör Özden
    Sayfa 240 - Siyasi görüşüne aykırı olan bir ideolojiyi sert dille eleştiren bir çalışma, çok açılı görüşlere saygı duyan, araştırmayı sevenler için..
  • Kişinin yas sürecindeki en büyük bulanım kaynağı,savsaklama davranışıyla bağlantılı ihmalkarlıklardan ötürü duyduğu pişmanlıktır ...
  • Kaza: İstem dışı veya umulmayan bir olay dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğraması

    İhmal: Gereken ilgiyi göstermeme, boşlama, savsaklama, savsama, önem vermeme.

    Bu akşam gördüklerimden , okuduklarımdan sonra daha anlamının iyice bilinmesi gereken pek çok kelime olduğuna karar verdim!
    Vicdan gibi! İnsanlık gibi! Ama bu iki kelimenin bilincinde olmayanlar ve işlerini namusu bilmeyenler yüzünden şuan onlarca ocak yandı! Belki bu iki kelimenin ne anlama geldigini bilseydiler içleri yanan onlarca insanın karşısında daha insan gibi durup, mertçe açıklamalar yaparlardı! Ama bu ülkede en iyi çözümü yayın yasağı olarak gördüler malesef!
    Kelime anlamları bizzat TDK'nın kendi sitesinden alınmıstır! Belki gördükleriniz karşısında vicdanınız varsa artık yasanan vahseti kadere yüklemek yerine bu ihmali kabul edersiniz!
  • Sevgili dostum İlhan Arsel,

    Ankara'ya gitmiştim; döndüğüm akşam mektubunuzu aldım. Ay-
    nı akşam bu mektubu yazıyorum.
    Sayın eşiniz (...) Hanımefendi'nin hakkımdaki izlenimlerinin
    olumlu olmasına çok sevindiğimi hemen belirtmeliyim. Ancak yi-
    ne belirtmeliyim ki kaynak, kendi değerlendirmeleri ve incelik-
    leridir. Çünkü çok istemiş olsam da, gösterilmesi gereken ilgiyi göstebilmiş değilim.
    Terslikler oldu, nedense sağlığım bozulmuştu o sıralar
    Bir şey yapamadım. Asıl teşekkür etmesi gereken de benim.
    "Ulzûmiyyat"ı Ankara'da Milli Kütüphane'de buldum. Berbat bir
    dili var. Eski harflerle. Bir kasete okuyup göndermeyi düşünüyordum;
    istemediğiniz için artık yapmayacağım. (...)
    Şeriat ve Kadın, yeni baskıya hızla ve özenle hazırlanıyor. Ben de
    kendime düşen çabayı göstermeye çalışarak onurlanıyorum. Dizgisin-
    de, sözcük ve deyimlerin transkripsiyonlarında, kaynakların gösteril-
    mesinde ve başka bakımlardan sizin istediğiniz gibi olması için, bir
    yanlışlık, bir savsaklama olmaması üzerinde titizlikle duruyorum. îna-
    nın, bun lan çok büyük bir tat alarak yapıyor, mutlu oluyorum. Yaz-
    dıklarınızı okudukça her kesimde, her noktada aynı şeyleri düşündü-
    ğümüzü, aynı amaca yöneldiğimizi sürekli görmenin coşkusuyla dolup
    taşıyorum. Birlikte bir şeyler değiştirebileceğimiz, geleceğe daha
    güzel, 'Tanrısal" değil "insanca” bir dünyanın kurulması için önemli
    şeyler sunmakta olduğumuzu düşündükçe kendimden geçiyorum.