"En iyisi şimdi başlıyor: Ben daha bugün doğuyorum. Saman alevi sevinç ateşiydi, yapay bir ateşti, kızların rüzgâr gülüydü, gülünecek, eğlendirici şeylerdi ama bugün kendimi hiçbir zaman söndürülemeyecek ve dünyayı ateşe verecek bir yangını başlatıyormuş gibi hissediyorum!"
“Gerçekten de benim bir saman alevi olduğumu ve son küllerimin de bahar esintisiyle uçup gittiğini mi söylüyorlar? Yavaş olun, çocuklar! Durun biraz, rica ederim. Bitmek de neymiş! Daha başlamadım bile."
Aruoba, bildiğimiz, alışık olduğumuz dilden sıyrılıp, kelimelerin köklerine inerek bizi düşünmeye zorluyor. "İle" bağlacının o basit gibi görünen yapısının altında, hayatın en karmaşık meselelerini—varlığı, yokluğu, birlikteliği ve ayrılığı—öyle ince bir zekayla işliyor ki, kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan şey sadece okunan satırlar değil, zihninizde açılan yeni kapılar oluyor.
Onun felsefesi, hayatın telaşından yorulup bir an durup kendine bakmak isteyenler için adeta bir sığınak. Kitap boyunca yazarın o duru, sessiz ama bir o kadar da sarsıcı sesi size eşlik ediyor. Bazı cümleleri bir kez okuyup geçemiyorsunuz; dönüp dönüp tekrar bakma, üzerinde biraz daha düşünme ihtiyacı duyuyorsunuz.
Hayata dair, ilişkilere dair, insan olmaya dair söylenmiş, tam da yerini bulan cümleler arıyorsanız, bu kitap tam size göre.
“...bir de sen, kendin; kendi kendine, kendinle, kendinden...”
Sizin için ile kitabında altını çizdiğiniz, “işte bu!” dediğiniz o cümle hangisiydi?
"Senden birşeyler beklerken, acı çektim; ama, seni bir yere oturttuktan sonra, rahatladım, acı çekmiyorum artık" dedin bana.
Bu 'memnun' da olmam gereken birşeydi, herhalde; ama, sana artık acı bile veremiyor muydum—senin bir 'yer'ine oturtulup kalmış, mıydım-
Bu düşünceydi, bana, acı veren...”