Thérèse Raquin yalnızca bir cinayet hikâyesi değil, insan ruhunun karanlık dehlizlerine açılan sarsıcı bir edebiyat deneyimi. Daha ilk sayfalarından itibaren boğucu, yoğun ve neredeyse fiziksel olarak hissedilen atmosferiyle içine çekiyor. Zola’nın, Paris’in dar, rutubetli geçitlerini, kasvetli dükkânlarını anlatış biçimi, romanı sadece okumanızı değil, adeta yaşamanızı sağlıyor.
Benim için Thérèse Raquin, tutkuların, bastırılmış arzuların ve suçluluk duygusunun insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğini gösteren olağanüstü güçlü bir roman. Thérèse’in sessizliği, Laurent’ın hırsı, Camille’in zayıflığı ve Madame Raquin’in trajedisi, birbirinden kopuk karakter portreleri değil; aynı karanlık yazgının parçaları gibidir. Zola, karakterlerini yargılamaktan çok onları gözlemler. Bu yönüyle roman, dünya edebiyatında sıkça vurgulanan natüralist bakışın çarpıcı bir örneği olarak karşıma çıktı: İnsan, yalnızca özgür iradesiyle değil; bedeniyle, çevresiyle, dürtüleriyle ve koşullarıyla da şekillenen bir varlıktır.
Romanın beni en çok etkileyen tarafı, aşk sandığımız şeyin nasıl kısa sürede ihtirasa, ardından korkuya ve sonunda dayanılmaz bir vicdan azabına dönüşmesi oldu. Thérèse ile Laurent’ın ilişkisi ilk bakışta yasak ve ateşli bir tutku gibi görünse de Zola bu tutkuyu romantikleştirmez. Aksine, onu bütün çıplaklığıyla, kirli ve yıkıcı yönleriyle gösterir. Bu nedenle romanı okurken kahramanlara hayranlık duymaktan çok, onların ruhsal çöküşünü dehşetle izledim. Fakat tam da bu yüzden eserin etkisi uzun süre üzerimden silinmedi.
Thérèse Raquin cesur, sarsıcı ve dönemi için son derece kışkırtıcı bir roman. Zola’nın dili, olayları süslemek yerine keskinleştirir; karakterlerin iç dünyasını romantik perdelerle örtmez, tam tersine en rahatsız edici gerçekleri görünür