“Ben ölürsem ölürüm ama dünya sana kalır mı? Silebilir misin alnının yazısından beni? Çıkarabilir misin rüyalarından? Uyanabilir misin kâbuslarından? Dağlar, taşlar, toprak saklasa. Gökler sussa gördüğünü. Sen saklayabilir, sen örtebilir misin? Hiç olmamış gibi yapabilir misin? Yapamazsın. Ben sussam sen susamazsın. Unutamazsın.”
“Ah gençlik, ah çocukluk... Yaşarken kıymeti bilinmeyen sıradan anların uçuculuğu. Mutluluğu hep gelip omza konacak şatafatlı, ağır bir masal kuşu gibi hayal etme hatası. Yıllarca beklediği şeyin, içinden geçtiği hafif anlarda kanatlanmış, minik, basit sevinçlerden ibaret olduğunu insanın bu kadar geç anlaması, ah!”
Hayat sizi yıllar boyu farklı kıyılara vuracak, bugünden tahminine imkan dahi bulamayacağınız. Günlerin, ayların ve yılların geçişinde evrilmek kaçınılamayacak bir gerçek olacak. Fakat… Geçirilen onca zamanın ardından içinizde tek bir “ah” kalacak mı? Yaşanması mümkünken yaşanamayanlar, söylenmesi lazım gelen anlarda sonu gelmeyen susuşların içinizde bırakacağı yüksek volümlü sesler… Gitmek zamanı geldiğinde tek bir adım dahi atamayışlar…
Belki günün sonunda çevrenizi oluşturan insanlar, ağaçlar, yollar, mekanlar değişiyor olacak. Ancak siz hep aynı yörünge içerisinde benzer kararlar vererek bilinen sonuca ulaşma gayretinde mi olacaksınız?
Belki de durup düşünmek gerek, henüz yetişebileceğimiz o vakte sahipken.