İYİ Kİ ÖĞRETMENİM
Ne kadar da çok şey biliyordum oysa mesleğime dair. 657. Maddenin muhatabıydım artık. Devlet şemsiyesi altında 3 ay tatili, hafta sonu dinlencesi olan bir yolculuğun yolcusuydu muallim, otobüs biletini alıp görevine giden her birimiz için. Atamamızın yapılmış olmasının coşkusuyla koşuverdik kelebekler gibi çoban ateşlerine…
90 derece köşeleri olan, güneş ışınlarını 45 derece eğik açıyla alan, Failatun sigasında terennüm edilen, öğrenci nefeslerinin karışmasıyla tepkimeye giren, bir tualin profil ve perspektifi, kesir ölçekle çizilmiş arz-ı endam, teneffüste “La,, derste ‘’Fa,, sesiydi girdiğimiz ilk anda sınıflar. Mohaç seferine beraber çıkacağımız, üçgene dik bir şekilde ineceğimiz açıydı yer, mekan yekpare saha olacaktı idman adına. Her şey ne kadar da kolay olacaktı aslında. Onca kitap ve ansiklopedi yazılmıştı eğitim adına, tedris etmiştik işimiz için bir çoğunu.
Ancak daha ilk adımı attığımızda sınıfa meraklı gözler karşıladı kapı eşiğinde. Her biri bir dünya kendi bünyesinde keşfedilmeyi bekleyen körpe dimağlar… Mevlana hazretleri ne güzel demiş: ‘’ “İnsan gözden ibarettir, gerisi deridir” gözlemledikçe gözleri, gözlemlerimiz de değişti. Bildiğimiz doğruların yavaş yavaş değişip bilmediklerimizi öğreneceğimiz gerçek karşısında. Anladım ki her birey deniz yıldızı gibi bir köşede lisanı hali ile bekliyordu. Öğretmen oldum çünkü: Deniz yıldızları denize matuf, bize bu görev ise verilmiş bir lütuf...
Sabah mahmurluğuyla sırada oturan bireylerin sıranın birer parçası olmadığını anlarsın zamanla. Karnı aç gelenle tok gelen, annesini kaybedenle annesi tarafından sıraya oturtulan, babasının aldığı bilgisayarı düşünenle babası kâğıt toplayan, sıhhati kaim olanla dermana düçar olan,