Adı üstünde vakıf dediğin, elinde para olan kuruluştur ve "sanatkâr" yetiştirir. Bizim vakıflar ise sanatçı falan yetiştirmez. Bu memlekette seksen senedir ne "hattat" yetiştirdiler ne "tezhipçi" ne de "sedefkâr" usta... "Usta yetıştirme" işini Vakıflar yapabilirdi. Çünkü elinde camiler var, eserler var. Onların restorasyonu söz konusu. Bunu duşünen adam çıkmamıştır. Böyle işle uğraşan insan çıkmamıştır. Bu alanda bir şeyler yapan sanatçılar, Hüda-i nabit, kendiliğinden bitiyor. Onları geliştirecek köklü kurumlar yok. Bunda insanların da kabahati vardır.
Sayfa 91
"Sedefkâr"
'Kendi içimdeki duyguları birer nesneye indirgedim ve sürekli onların yerlerini hatırımda tuttum. Böylece karanlığın içinde dönüp dururken bir yere çarpmadım, kanadımı kırmadım, düşmedim ve incinmedim. Dönüşten memnun, çarpmamaktan sınırlara dokunmamaktan ve kimsesizlikten memnun, oyalandım bodrumda. Şimdi buradayım üst katta. Koridorda. Karanlıkta dönüp duran ruhumu yemlemeyi bıraktım. Batacak olsam da dolacağım, okunmasam da yazacağın, yansam da pişeceğim... ...Kırık nokta insan olmaya en yakın nokta hâline gelebilir. Onu kelimelerle öyle bir sarar ve onarırsın ki o yer zamanla insanın en sağlam yeri olur. Muhatabı ile buluşacağı bir zemine dönüşür. Kırığı kelimelerden başka ne ile onarabilirsin ki çiçeğim...'
Muhit Kitap·Kitabı okuyor
Reklam
"Şu Sultanahmet Camii'nin minarelerindeki inceliğe bakın. ... Mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa. Ustası Mimar Sinan'dan öğrendiklerine kendi hünerini de katarak bu olağanüstü eseri yaratmış. Bir de karşısındaki Ayasofya ya bakın. İki muhteşem mabet, iki görkemli tapınak. Eğer Ayasofya olmasaydı, Sultanahmet Camii de olmazdı. Yani Hıristiyanlık olmasa Müslümanlık, Yahudilik olmasa Hristiyanlık olmazdı. Şöyle de diyebiliriz: Eğer Sümerler olmasaydı Hititler, Hititler olmasaydı antik Yunan, antik Yunan olmasaydı Roma İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu olmasaydı Osmanlı İmparatorluğu olmazdı. İnsanlığın büyük uygarlığını oluşturan değişik evrelerdir bunlar. Birini çekip alırsanız anlamsız bir boşluk doğar, tarihi tamamlayamazsınız."
Sayfa 188 - Cinayet soruşturmaları da tarih bilimi gibidir
Roman
Irkçılık da ne aşağılık bir işti, tarihte kimin payına ne düşmüşse yadsımak da! Öyleydi de, Osmanlılar değildi ki, yok edilmek istenmiş Ermenilerdi bugün sorun. Koca Sinan nasıl bakmıştı acaba Ayasofya' ya? Sultanahmet'in ustası Balkanlar'dan devşirme Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa'nın yazgısı da ne acıydı. Zavallıyı Padişah'a Galata' da meyhane yapıyor diye fitleyip öldürtmüşler. İnsan alçaklığının sınırı yok demiş Einstein; Ehrenburg' un anılarında mı okumuştu ne? Yüceliğinin sınırı var mıydı ki?
Alıntı
Sultan Abdülhamid dönemi mimarisine yön ve şekil verenler de ya gayri Müslimler veya yabancı mimarlardır. Mimarbaşı Sar­kis Balyan'ın yanı sıra, Mimar Vasilaki, Mimar Yanko, Mimar Ohannes, Amasyan Efendi, Dikran Kalfa, Başmühendis Bertier gibi isimler en çok bilinenlerdir. Yabancı mimarlardan en ünlüle­ri ise, Alexandre Vallaury, Raimondo d' Aronco, Giulio Mongeri, Philippe Bello, M. Rene Dukas, Jachmund, Otto Ritter ve Helmuth Cuno gibi isimlerdir. Batılılaşma dönemi mimarisine, bilindiği gibi, Mimar Sinan veya Sedefkar Mehmed Ağa ilham kaynağı olma­mıştır.
Sultan Abdülhamid, diğer Osmanlı padişahları ne kadar dindarsa o kadar dindardır. Şehzadeliğinden beri, çocuklarının şehadetiyle tam bir Avrupalı burjuva gibi yaşamaktadır. Evet, Müslümanların halifesidir ama Yıldız'daki hayat Avrupai bir hayattır. Şarap ha­ramdır diyerek arada bir rom ve konyak içer. Onu "yerli ve milli" göstermeye çalışanlar ısrarla onu Batı ve Batılılaşma karşıtı olarak takdim ediyorlar ki bu da doğru değildir. Gerçek şu ki, Batılılaşma serüvenimiz Sultan Abdülhamid'ten çok önce başlamıştır. Osmanlı'nın güçlü dönemlerinde, yükselme devrinin zaferleri arasından tepeden bakılan, hatta bazen sefalet­lerine acıdığımız Avrupa, kabuğunu kırmış, Reform ve Rönesans hareketleriyle ortaçağ skolastik düşüncesinden, kilisenin hege­monyasından kurtulmuş, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmiştir. Müslüman Doğu dünyası ise, bilim ve teknolojideki liderliğini daha 13. yüzyılın sonunda kaybetmiş, 17. yüzyıldan itibaren de hayatın her alanında üstünlüğü Batı'ya kaptırmıştır. Osmanlı, ilk defa savaş meydanlarında karşılaştığı Batı'nın teknolojisi karşısın­da önceleri şoke olmuş, sonra bunları elde etme ve aradaki uçu­rumu kapatma gayreti içine girmiştir. Malumdur ki, zayıf güçlüye özenir ve onu taklit etmeye çalışır. Bu genel kaide, Osmanlı için de değişmemiştir. Özenme ve taklit bilim ve teknolojiyle sınırlı kalma­mış, hayatın her alanında kendisini hissettirmiştir. Lale Devri olarak bilinen III. Ahmed döneminde, 1721'de Pa­ris'e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin "Takrir" isimli sefaretnamesi, bir Osmanlı aydınının gözüyle Avrupa'nın nasıl görüldüğünün tipik bir örneğidir. Mehmed Çelebi, mimariden mu­sikiye, operadan baleye, kadın erkek ilişkilerinden adabımuaşerete, bahçe düzenlemesinden giyim kuşama kadar Batı'nın adeta röntge­nini çekmiş ve
Reklam
Reklam