Sultan Abdülhamid, diğer Osmanlı padişahları ne kadar dindarsa o kadar dindardır. Şehzadeliğinden beri, çocuklarının şehadetiyle tam bir Avrupalı burjuva gibi yaşamaktadır. Evet, Müslümanların halifesidir ama Yıldız'daki hayat Avrupai bir hayattır. Şarap haramdır diyerek arada bir rom ve konyak içer. Onu "yerli ve milli" göstermeye çalışanlar ısrarla onu Batı ve Batılılaşma karşıtı olarak takdim ediyorlar ki bu da doğru değildir. Gerçek şu ki, Batılılaşma serüvenimiz Sultan Abdülhamid'ten çok önce başlamıştır. Osmanlı'nın güçlü dönemlerinde, yükselme devrinin zaferleri arasından tepeden bakılan, hatta bazen sefaletlerine acıdığımız Avrupa, kabuğunu kırmış, Reform ve Rönesans hareketleriyle ortaçağ skolastik düşüncesinden, kilisenin hegemonyasından kurtulmuş, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmiştir. Müslüman Doğu dünyası ise, bilim ve teknolojideki liderliğini daha 13. yüzyılın sonunda kaybetmiş, 17. yüzyıldan itibaren de hayatın her alanında üstünlüğü Batı'ya kaptırmıştır. Osmanlı, ilk defa savaş meydanlarında karşılaştığı Batı'nın teknolojisi karşısında önceleri şoke olmuş, sonra bunları elde etme ve aradaki uçurumu kapatma gayreti içine girmiştir. Malumdur ki, zayıf güçlüye özenir ve onu taklit etmeye çalışır. Bu genel kaide, Osmanlı için de değişmemiştir. Özenme ve taklit bilim ve teknolojiyle sınırlı kalmamış, hayatın her alanında kendisini hissettirmiştir. Lale Devri olarak bilinen III. Ahmed döneminde, 1721'de Paris'e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin "Takrir" isimli sefaretnamesi, bir Osmanlı aydınının gözüyle Avrupa'nın nasıl görüldüğünün tipik bir örneğidir. Mehmed Çelebi, mimariden musikiye, operadan baleye, kadın erkek ilişkilerinden adabımuaşerete, bahçe düzenlemesinden giyim kuşama kadar Batı'nın adeta röntgenini çekmiş ve