• Vedat Türkali'nin 2004 yılında yayımlanan romanı *Kayıp Romanlar*, uzun yıllar siyasal sürgünde yaşamış yaşlı bir devrimci doktor olan Nahit Kotar'ın İstanbul'a dönüşüyle başlar. Yetmişli yaşlarında olan Nahit, emekliliğini devrimci idealleriyle geçirmeyi planlar: İstanbul'un tadını çıkaracak, elindeki örgütsel parayı uygun bir yere aktaracak ve belki bir roman yazacaktır. Ancak dönüşünden kısa süre sonra, kendisinden yaşça çok genç olan Esme adlı bir kadınla tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen tutkulu ve karmaşık bir aşk ilişkisi gelişir.
• Roman, bu aşk hikâyesini merkeze alırken arka planda Türkiye'nin çalkantılı siyasi ve sosyal gerçekliğini işler: Kürt ve Ermeni sorunları, özgürlük mücadeleleri, eski komünistlerin kimlik arayışı, mafya ve karanlık güçlerin gölgesi. Yazar Vedat Türkali, romanda zaman zaman kendini de kahraman olarak dahil eder ve postmodern bir üslupla anlatıyı zenginleştirir. Hikâye, yazılmak istenip de tamamlanamayan "kayıp romanlar"a bir ağıt gibi, kayıplar, sürgünler ve tamamlanmamış hayaller üzerine derin bir sorgulama sunar.
• Kendi Yorumum: Vedat Türkali'nin usta kalemiyle aşkı siyasetle iç içe dokuması, romanı sıradan bir aşk hikâyesinden çıkarıp güçlü bir toplumsal eleştiri haline getiriyor. Yaş farkı ve ideolojik çatışmalar üzerinden insan ruhunun çelişkilerini, tutkuyu ve yalnızlığı öyle çarpıcı anlatıyor ki, okurken hem buruk bir hüzün hem de derin bir düşünceye kapılıyorsunuz. Türk edebiyatında siyasetle aşkı bu kadar cesur ve acı bir tadıyla birleştiren az eser var; Türkali, yaşlı bir devrimcinin sonbahar aşkı üzerinden Türkiye'nin yaralarını ustalıkla deşiyor. Kesinlikle etkileyici ve unutulmaz bir roman.
• Herkese keyifli okumalar diliyorum ..!
• Kitaplarla kalınız..!
Vedat Türkali'den Bir Gün Tek Başına kitabını okumuş ve anlatımına, diline, konusuna âşık olmuştum. Büyük bir hayranlıkla kitabın son sayfasını kapatmıştım. Şimdi bu kitabı okurken nasıl iki kitabı da aynı yazar yazmış olabilir diye düşünmeden edemiyorum. Kitap konu olarak baktığımızda oldukça kapsamlı ve güzel aktarıldığı zaman ilgi çekecek bir konu ancak yazar bu konunun altından kalkmamış maalesef. Konu basit bir aşk hikâyesinden öteye gidememiş, ona da aşk diyebilirsek tabii. Sayfalar boyunca Nahit ve Esme arasındaki ilişkiyi bütün ayrıntılarına varana kadar okuyoruz. Zaten aralarında dağlar kadar yaş farkı olması bir yana duygusal bir ilişki değil, cinselliğin ön planda olduğu, ye iç gez yat tarzında bir ilişki yürütüyorlar. Nahit Bey'in ilişkide doyumu yaşayamıyor olmasını bile anlatmaya gerek var mıydı? Esme'nin nazlanmalarını okumaya gerek var mıydı? Bilemiyorum, bir şeyler olmamış bu romanda. Siyasi konulara da değinecek olursam yazar Kürt, Ermeni, Türk ayrımı yapılmadan yaşanan bir ülke tasarlıyor kafasında
ama ne hikmetse bunu Türkleri geri planda bırakıp tasarlıyor herhalde. Çoğu görüşüne katılmamakla birlikte dilini ayrıştırıcı buldum diyebilirim. Ne siyasi bir roman olabilmiş, ne de aşk romanı... Öyle arada kalmış, buruk bir tat bırakıyor insanda. İyi ki yazarla tanışma kitabım olmamış. İlk bu kitabı okumuş olsam Bir Gün Tek Başına'yı okumaz ve o kitaptan mahrum kalmış olurdum. Yani uzun lafın kısası 80 yaşlarına gelmiş bir erkekle 30larına gelmiş bir kadının arasında zorlama bir aşk yaratıp bize de bunu 630 sayfa okutmasına gerek yoktu. Birleştirici bir tutum sergilemek yerine ayrıştırıcı bir dil kullanmak ve hangi ülkede yaşıyor olduğunuzu unutmaya da hiç gerek yoktu. Tavsiye etmiyorum.
Sevgili Vedat TÜRKALİ nam-ı değer Abdulkadir Pirhasan (13 mayıs 1919 - 26 Ağustos 2016)97 yıllık ömründe yazar,senarist,şair olarak Türk Edebiyatına damga vurmuş bir üstad. Kendisini 1990'lı yıllarda gazete köşe yazılarından bilirim. En sevdiğim özellikleri cesur olması, barış için mücadelesinden asla ödün vermeyip mazlumun yanında olması ve savaşçı bir ruha sahip olması. Kayıp romanlar kitabını büyük bir keyifle okudum, Dr Nahit Kotar'ın ve Esme'nin aşkına tanık oldum.
Dr Nahit uzun yıllar sürgün hayatından sonra Esme' nin sonbahar aşkıyla tanışmış. Kitapta savaş, aşk, mücadele ve sürgünü bir arada yaşayıp okudum. Sizlerin de keyifle okumanız dileğiyle. Işıklar içinde uyu büyük üstad.
İyi ki bu dünyadan geçtin...
Ben ilk basta sıkıcı buldum aslnda ama kitap ortalara gelmeye başlayınca ancak sekillendi yada ben oyle anladım kitap aslen sol komünizm kesimi ele alan baş karakter eski komunizm üyesi bir doktorun artık o işlerden elini çekmis ama çekerken yanında yüklu bir parayla cekmis dernege ait onjk cercevesinde şekilleniyor tabi bir de esme var doktoru gercekten seviyor mu bilemedim bence doktor da kitabın sonuna kadar anlayamıyor onca yaş farkına rağmen insan gercekten seveblir mi biri 70 80 leronde biri 20 li 30 lu yaşlarda sevdi herlde ya sonuna kadar pek anlamadim ama sonunda gordum ama hala süphem yok dsem yalan söylemis olurum
Müthiş müthiş müthiş.
Kitabı okurken kitabı okumadım kitapla seviştim.
İki gündür harika bir duygu yoğunluğunun içerisindeydim. Aslında kitap üç gündür elimdeydi. İlk gün kitabı bırakmayı düşündüm, kalın bir de eziyet etmeyeyim dedim kendime. Ama tıpkı mas mavi sularda yüzen bir balığın iğnenin ucundaki küçük yemin lezzetini duyumsar gibi bir kaç güzel satır okudum. Ve bir de ne göreyim! Misina ipi beni hızla yukarıya çekiyor gökyüzünü görüyorum artık.
İki gündür bu kitaba günlük ortalama 8 saat ayırdım kolay olmuyor bir kitabın beni bu kadar içine çekmesi. İncelemeyi yazmak için sabırsızlanıyorum ama incelemeye geçmeden önce size kısa bir hikaye okutmak istiyorum.
“Bir adamı çalışmak için doğu Almanya'dan Sibirya'ya göndermişler.
adam mektuplarının sansür görevlilerince okunacağını biliyormuş, bu yüzden daha gitmeden dostlarına, "aramızda bir şifre belirleyelim. benden mektubu mavi mürekkeple yazmışsam, söylediklerimi doğru diye anlayın. fakat kırmızı mürekkeple yazmışsam da yalan olduğunu bilin" demiş.
bir ay sonra dostları ondan ilk mektubu almışlar.
mektup mavi kalemle yazılıymış.
mektupta şöyle deniyormuş:
"burada her şey harika. mağazalar tıka basa gıda maddesiyle dolu. sinemalarda güzel filmler var. daireler geniş ve lüks. Bulamayacağınız tek şey kırmızı mürekkep."
Sevgili dostlar,
Burada ne mavi ne de kırmızı mürekkebim var, zift gibi siyah bir yazı. İncelemeyi belirli sınırlar içerisinde yazmak zorundayım, tıpkı kitapta aldığım onlarca alıntının sadece çeyreğini paylaşabildiğim gibi.
İlk 90 sayfayı okuduğumda kitabı öneren Ali abi arayıp;
Ali abi olay örgüsü çok karışık ben bunun olay örgüsünü yakalayamadım, yazarın başka kitabından mı başlayayım? diye sorduğumda.
Sakııınn! Vedat Türkali’de olay örgüsü aramak aptallıktır zaten! diye çıkıştı.
Bir de
640 yapraklık kitap, hiç mi bir şey olmaz içerisinde, mutlaka okunmaya değer sayfalar vardır diye diye bitirdim fakat evet içerisinde bu kadar sayfaya değer hiçbir şey yoktu.
Ne abartıldığı kadar etkileyici bir aşk, kaldı ki anlatı bana kalırsa aşk bile değildi, ne kayda değer başka bir mevzu.. Yazık diyeceğim.
Vedat Türkali'nin neredeyse tüm kitaplarını okuyan biri olarak Kayıp Romanlar'da hissetiğim duyguyu vakti zamanında Bir Gün Tek Başına adlı eserini okurkende hissetmiş ve hatta günlerce etkisinden kurtulamamıştım.
Kitap,70'li yaşları bitirmek üzere olan Doktor Nahit'in siyasi dalgalanmalar ve yaşanan siyasi olaylar neticesinde elinde kalan yüklüce bir parayı,yine kendi siyasi görüşüne uygun bir örgüte bırakıp hayatını nadasa alma hayallerini anlatmakta.
Dr Nahit siyasi sürgününden ötürü vatanından ayrı olarak yıllarıni geçirmiş ve nihayetinde İstanbuluna dönmüştür. İstanbul zaten artık bıraktığı gibi de değildir. Sokakları,hayatları,insanları herşeyi değişmiş veya değiştrilmiştir.
Zaten kafasında hayli düşünce hasıl olan Dr Nahit Kotar aslında hayatına sayisiz kadını da vakti zamanında almış bir adamdır.Buna rağmen aşk onu 70'li yaşlarının sonunda,hemde 28 yaşında bir genç kıza tutsak ederek yakalamıştır...Esme'ye...
Simdi kitabı okumak isteyen arkadaşlar olabilir diye düşünerek kitabın gidişatını yazmıyorum ve geçiyorum bana hissettirdiklerine.....
Aşk benim için çok kutsal bir duygu yoğunluğudur.Dünya üzerinde konuşulması gereken çokça önemli mevzu varken aşk için konuşmayı da pek sevmeyenlerdenim. Ancak kitabı anlatma gereği olarak, yazmak istediğim şeyler olduğunu fark ettim.
Aşk denilen şey benim için aşağıda siralayacak olduğum maddelerden muaftir ve maddeler uzayabilir:
Yaş
Fiziksel görünüm
Siyasi görüş
Dil
Din
Irk
Mezhep
Ekonomik güç
Yaşam sartlari....
(bu listeyi yukarıda da yazdığım gibi siz kendi icinizde,size uygun sartlarda türetebilir veya ekleme/çıkartma yapabilirsiniz.)
Ne olmuş 70'li yaşlarının sonundaki bir adam 28 yaşındaki bir kıza âşık olduysa? Ya da tam tersi de olabilir ki Esme de Dr Nahit'e âşık oluyor...
Öyle ki kitabın bir sayfasında
Vedat Türkali yine bildiğimiz yerden geliyor, tutkulu bir aşk hikayesi okutuyor bize ama ardında neler saklı. İdeolojik bir çatışmanın ortasında kalıyoruz, siyasi partilerin doğuşu, yıkılışı, kimlik arayışları, ülkemizde yaşanan ayrıştırmanın ilk adımları karmaşık günler…
Kitabın ilk sayfalarında kitap sizi içine çekmiyor, kafanız karışıyor belli bir noktaya kadar ama sonrası çorap söküğü gibi diyebilirim. 70li yaşların sonunda olan kahramanımız Doktor Nahit sürgün edilip yıllarca yaşamını yurt dışında geçirmiş ve artık yasal sorunlar halledilince Türkiye’ye geri dönüyor. Karşısına Esme çıkıyor, ondan yaşça çok küçük 20li yaşlarda olan hayat olarak bambaşka, ideoloji olarak farklı olan bu kıza doktorumuz aşık oluyor.
Aralarındaki aşk bana geçti mi tartışılır ama yazarı okumak zevkliydi. Şimdi zaman kaybetmeden Güven kitabını okumak istiyorum çünkü bu kitabın ilk kısımlarında da bol bol o kitaba atıf vardı, merak ettim.
"Bitmeyen ne var ki? Dünya da bitecek. Güneş bitecek. Yıldızlar bitecek. Kıpkırmızı umudumuz, sevgi yüklü tomurcuk, sen bitmedikçe hiçbir şey bitmeyecek…’’
“..çirkinliklere göz yumarak aramadım mutluluğu .. yoruldum biraz, o kadar.. bu yolda yorulmanın da buruk bir mutluluğu var… işte kitabın tüm ana fikri, baba teması bu cümlede saklı.. siz adına ne derseniz artık… hulâsa gel gelelim, kalemi ve kitapları üzerine inceleme ya da eleştiri yapmayı kendimde hak görmediğim iki yazardan biridir Vedat Türkali , Mehmed Uzun ‘dur diğeri.. birini okurken, aklım diğerinin okuyamadığım kitabında kalıyor… doktor, senin yaşlı ama cüretkar yüreğin gibi biri de sevseydi ya beni.. ne diyelim huzur içinde uyu…”
Abdülkadir Pirhasan, Türk roman, senaryo yazarı ve şairdir.
Asıl adı Abdülkadir Demirkan'dır. Daha sonra mahkeme kararıyla Pirhasan soyadını almıştır. Samsun Lisesinde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan'la evlendi.
Üniversite mezuniyetinin ardından Maltepe Askerî Lisesi ve Kuleli Askerî Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1951 yılında siyasi düşünceleri nedeniyle görevine son verildi ve tutuklandı. 9 yıl ceza aldı, 7 yıl sonunda şartlı tahliyeden faydalanarak serbest kaldı. Gar Yayınları'nı Rıfat Ilgaz ile kurduktan sonra, 1960'ta Dolandırıcılar Şahı filmi ile senaristliğe başladı. Senaristliğine devam eden Türkali, 1965'te yönetmenliği denemiştir.
Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık gibi romanları Türk edebiyatının en büyük eserleri arasına girmiştir. Bu romanlarını Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve Tek Kişilik Ölüm başlıklı romanları takip etti.
Vedat Türkali, Mihri Belli'nin yakın arkadaşı, Atıf Yılmaz'ın da hem arkadaşı, hem de kayınpederidir. Türkiye Komünist Partisi'nin ilk üyelerindendir. 2002 seçimlerinde Demokratik Halk Partisi'nden aday olarak aktif siyasete atılmıştır.
Vedat Türkali, oyuncu Deniz Türkali ve yönetmen Barış Pirhasan'ın babası; Deniz Türkali'nin kızı şarkıcı Zeynep Casalini'nin de dedesiydi.
Türk edebiyatının usta isimlerinden olan Vedat Türkali, 29 Ağustos 2016'da Yalova'da tedavi gördüğü hastanede 97 yaşında hayatını kaybetti. Naaşı Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.