Katya bir albay kızıdır. Babası zamanında birliğin parasıyla açık verince (zimmet suçu), hapisten kurtulmak için paraya sıkışır. Katya gizlice Dmitri'ye gidip para ister. Dmitri parayı verir ve Katya'ya dokunmadan saygıyla eğilir. Daha sonra Katya zengin bir mirasçı olur ve minnet duygusuyla Dmitri'yi "kurtarmayı" kendine görev edinir.
Kurban rolünü oynamaya bayılır. Aslında Dmitri'yi gerçekten sevmez; sadece ona katlanan, sadık, acı çeken, asil ve "yüce gönüllü" kadın imajını sever. Kendi kibrine aşıktır.
Aslında ortanca kardeş İvan'a karşı yoğun bir çekim hisseder (İvan da ona aşıktır). Ama o bitmek bilmez gururu yüzünden "Ben sözümden dönmem, Dmitri batsa da onunla batacağım" diyerek hem kendini hem İvan'ı kanser eder.
Dmitri, Katya'nın akrabalarına göndermesi gereken 3.000 rubleyi alıp cebe indirmiş ve bu parayı Gruşenka ile alem yaparak ezmiştir. Boynunda taşıdığı o meşhur "muska" içindeki kalan para da işte bu Katya'nın parasıdır.
Gruşenka ne kadar şeffaf ve tehlikeliyse, Katerina İvanovna da o kadar sinsi, kuralcı ve toksik bir asalet abidesidir.
Ölüm ve sonrası çoğu insanı korkuturken, yaşamak, bilinçsiz bir halde yaşamı sürdürmek pek çok kişi için ne yazık ki sorun değildi. Cennet halini içimde yaratabildiğim zaman dışıma da aynı hal yansıyacaktı. Herkes aynı şeyi yapabildiğinde dış dünyanın cennete dönüşme ihtimali vardı. Ancak bu, herkesin aynı hal ve tavrı almasıyla oluşacak bir durumdu. Ne yazık ki en ufak bir kara leke şeffaf suyu bulandırmaya yetiyordu. O yüzden de çoğumuz pek çok zaman mutsuz ve huzursuzduk. Çözüm elimizdeyken sorun yarattığımızı fark etmiyorduk. Birlik halinde yaşamak yerine ayrımcı bir tavır alıyorduk. Herkes aynı davrandığından cenneti bulmak zorlaşıyordu. Halbuki ben mutluydum. Kimseye zararı olmayan kendi halinde mutlu bir adamdım. Herkesten bunu anlamasını veya görmesini bekleyemezdim tabii ki. Nihayetinde kıskananlar oldu. Şikâyetler geldi ve sonunda beni alıp götürüp hastaneye yatırdılar. Kafamın içinde pek çok ses vardı. Kimi zaman birkaçı aynı anda konuşuyor, kafamın içi doluyordu. Ben delirecek gibi oluyordum. Ne olduğunu anlatamıyorum. İstediğim tek şey kafamı durdurmak, onu patlatıp susturmaktı. Susmak işime geliyordu. İnsanlar bana neyin daha iyi geleceğini benden daha iyi bildiklerini sanıyordu. Karşı koymadım onlara.
Şeffaf olan parlamaz. Parlaklık, ışığın kırıldığı yerde oluşur. Bir kırılma, kırılmışlık olmadan Eros ya da arzu da oluşamaz. Tekdüze, pürüzsüz, şeffaf bir ışık, arzunun ortamı değildir. Şeffaflık arzunun sonu demektir.
Öyle ya da böyle insanların her devirde kendini arayıp bulmak derdinde olduklarına şahitlik ettim. Kendini bulan bunu fark eder miydi?Belki de bir başkası ona söylerdi.Bilmiyorum. Kendi olan insan artık bir başkası olmazdı; bundan emindim.Herkese karşı aynı davranan, içi dışında şeffaf birine dönüşen kişi bunu başkalarına anlatmak ihtiyacını duyar mıydı? Kendini açıklamak, karşısındaki kişiyi ikna etmek derdine düşer miydi?Hiç sanmıyordum. Olan olurdu, o varmıştır artık. Bir yere gelmiştir. Vardığı noktanın bilinip bilinmemesi, takdir görüp görmemesi artık onun hiç umurunda olmazdı. Kendini bulmak ve bilmek bu olsa gerekti...