O gün çok yorulmuştum.
Nihal gelene dek kaç defa odasına girip şiiri aldım, sonra geri koydum, kendime lanet okudum, yüksek sesle yaşımı söyledim, kendimi ikna ettim, kendimi inkar ettim, salonun penceresinden sokağa Nihal'in gelip gelmediğine baktım, şiiri yırttım, sonra yeniden yazdım, onun okuyunca ne diyeceğini benim ona ne söyleyeceğimi düşündüm ve pencerenin önünde beklerken onu gördüm. Yürüyüşüyle, şeffaf bir meyveli şekere benzeyen siluetiyle beni ezdi, ezdi. Koşarak odasına gittim, şiiri aldım, odama girip masamın önünde durdum ve odasına geri koştum. Nihal anahtarını kilide sokana kadar iki kere daha şiiri getirip götürmeyi başarmıştım.
Son zamanlarda pencereden manzarayı izliyorum. İyice bakıyorum, yağmura, kuşlara, yolda yürüyen insanlara. Ne kadar bakarsam bakayım canım sıkılmıyor, her şeye bakıyorum derken bunu kastetmiştim. Bu günlerde, nedendir bilmem, manzara çok taze geliyor. Öyle içi geçmiş bunaklar gibi... Manzarada tazelik hissetmek, yaşlılık belirtisidir çünkü.
Sürekli acı vardı, acı hissetmediğim anlar sadece acıyı unuttuğum anlardı. Acıyı unuttuğum için bu ur oluştu içimde. Aslında acı herkeste olur. Belki de o yüzden, ufaktan ufaktan acıyı hissetmeye başlayınca rahatlıyor insan, kendine gelmiş gibi oluyor, huzur buluyor. Demek ki, içimdeki acı doğduğumdan beri var.
O an senin gibi birine her zaman ihtiyacım olduğunu düşündüm. Şırınganın içine her eroin çekişimde aklıma gelir, 'Ben artık bitmişim' derim, 'vücudum çürümüş. Baksana şu kafamın etine, iyice sarkmış. Pek uzun yaşamam artık herhalde. Ne zaman ölürsem öleyim fark etmez, önemli değil. Pişman olacağım hiçbir şey yok.'