Şu an biz şu Karadeniz'e toprağın üst tarafından bakıyoruz, seyrediyoruz, ne muazzam deniz diyoruz. Denize bir böyle bakmak var, tamam mı? Bir de ne yaparsın? Dalgıç elbisesi giyersin, sırtına oksijen tüplerini koyarsın, suya atlarsın, dalarsın suyun dibine. Oradaki yosunları, mercanları görürsün, bambaşka bir deniz görürsün. Bir de denizi böyle anlamak var. İşte tasavvuf ve tarikat denizin dibine dalıp da altında ne var, ne yok güzellikleri görmek gibi insana görme kabiliyeti veriyor.
Sordular: «Söyleyiniz, nedir en büyük cihad?»
Toprağa bağlı cenkler öz gayeye bahane;
Cihadlardan biri var... Ekber Cihad... Ya o ne?...
Hikmetli sahabîler düşündü uzun uzun;
Dediler ki: Cevabı sizdedir sorunuzun!
Buyruldu: «Tek kişinin teke tek çarpışması...»
Yakasına nefsinin, dört elle yapışması...
Yoksa milyonla ferdin milyonla cengi değil!
Düşmanın kalbindedir; eğil, nefsine eğil!
Gör ki, bütün iş, nefsin hisarına girmekte,
Allah nuruna engel, duvarı devirmekte...
Nefs, yol vermez bir kale, düşürülmez bir bölge,
Üstüne kum döktükçe hep üste çıkan gölge...
Bin pençeli bir şahin, yüz başlı bir atmaca;
Korkunç bir oyunu var: Ruhla köşe kapmaca...
Dış cenk... Şehid... Ölüp de ölmeyenler çevresi...
İç cenk... Veli... Ölmeden ölenlerin töresi...
Peygamberlik ilminin yolu bâtın demişler;
Sırrı O'nda, insanın, kâinatın demişler.
Soylu atlar üstünde, yağız, kır, beyaz, doru;
Dönüyorlar, asgardan Ekber Cihada doğru...
Bıraktığım şey ferdi bir miras değil, özgürlüğü hayal eden her Filistinli için, omzunda şehit çocuğunu taşıyan her anne için, hain bir kurşunla katledilen kızını acıyla yitiren her baba için ortak bir mirastır.
"Oğlum! İnsanlarla münazara yapma. Biz karşımızdaki insanın kâfir olmaması için son derece özen gösterirdik. Siz insanlarla öyle tartışıyorsunuz ki, onları dinden çıkarıyorsunuz!"