sekibe

sekibe
@sekibesi
benim bütün düşüncelerim kaçamaktır.
Bugün şehre vardığımda duyumsadığım şey aynı hissiyat, aynı düşmanlık, düşmanca tavır, çaresizlik, zavallılık; duvarlar aynı duvarlar, insanlar aynı insanlar, atmosfer, çaresiz bir çocuğun içindeki her şeyi ezip geçen ve vurarak öldüren aynı atmosfer, aynı sesleri duyuyorum, gürültüler aynı, kokular, renkler aynı ve hepsi bir arada, oraya varışımla birlikte yeniden etkili hale gelen, orada değilken sadece görünürde kesilen, hiç durmadan ilerleyen ve ilacı olmayan bir hastalık süreci.
Yüzlerce hazin, alçakça, dehşet verici ve gerçekten öldürücü deneyimden ötürü şehir benim için hep giderek daha katlanılmaz bir hal almış ve bugüne kadar temelinde katlanılmaz kalmıştır. Her türlü başka sav yanlış, yalan ve iftira olurdu ve bu kaydın daha sonra değil şimdi, çekinmeksizin çocukluğumun, gençliğimin, özellikle de Salzburg'daki eğitim ve öğrenim yıllarıma dönme olanağımın olduğu şu anda, böyle bir betimleme için gereken açıklık ve içtenlikle düşülmesi gerekiyor. Şu anda söylenmesi gerekenlerin söylenmesi, gösterilmesi gerekenlerin gösterilmesi, o zamanın hakikati, gerçekliği ve sahiciliğinin hakkının verilmesi şart; zira tüm nahoş şeylerin etkilerinin farkına varılmadan yatıştığı, her şeyin güzel göründüğü bir aşamaya geçilmesi an meselesi. Öğrenme ve eğitim şehrim Salzburg, benim için, güzel bir şehirden, katlanılabilir bir şehirden, çarpıtarak anlatırsam affedebileceğim bir şehirden başka her şey oldu. Bu şehir her zaman bana azap veren bir şehir oldu ve bir çocuk ya da bir genç olarak sevinç, mutluluk ve esenlik duymama hiç izin vermedi. Kimilerinin ticari nedenlerden ya da sırf sorumsuzluktan iddia ettiği gibi, genç bir insanın iyi bakıldığı ve iyi yetiştiği, hatta halinden memnun ve mutlu olması gereken bir yer olmadı asla; bu şehirde halimden memnun ve mutlu olduğum anların sayısı bir elin parmaklarını geç­mez ve bedelleri de ağır olmuştur.
"Çözüm"den bu denli söz edilmeye başlanan bir dönemde dahi, geride bırakılmaya çalışılan sürecin etkilerinin toplumsal cinsiyete duyarlı bir dökümüne sahip değiliz. Kadınların savaşı ve zorunlu göçü erkeklerden farklı deneyimleyişlerine; Kürt kimliği ve dili üzerindeki baskıların cinsiyet ayrımcılığını ve kadınların üzerindeki ataerkil kontrolü nasıl pekiştirdiğine; koruculuk sisteminin aile içi şiddet üzerindeki etkilerine; kadınlara karşı işlenen savaş suçları­na; cezaevlerindeki kadınların neler yaşadıklarına ya da milliyetçi-militarist söylemin ve binlerce genç erkeğin çatışma bölgelerinde askerlik yaptıktan sonra kentlerine dönerken taşıdıkları travmaların şiddet potansiyeline ve bunun mevcut cinsiyet ilişkilerine, kadına yönelik şiddete ne ölçüde yansıdığına dair elimizde pek az bilgi var. Oysa bu olmadan, onarıcı adaletin sağlanması tam anlamıyla mümkün olamayacak; aksine, barışın inşası süreci, kadınların marjinalleş­tirilmesini yeniden üretme potansiyeli taşıyacak. Bu açıdan sıfır noktasında olduğumuz açıktır. Hatta böyle bir duyarlılığın gerektiği konusunda genel kabul yoksa ki olmadığı aşikar, sıfır noktasına bile gelmediğimiz söylenebilir. Devlet ve hükümet düzeyinde durum bu.
Yakın dönem tarihimizde acıyla tecrübe ettiğimiz gibi, demokratik reformlarla çözülebilecek bir sorun, ulusal güvenlik konsepti içine konulduğunda, vatanla, milletin birliği ile alakalı bir sorun olarak kodlandığında kaçınılmaz olarak şiddet kaynağına dönüşüyor. Bu şiddet, toplumda başta cinsiyete dayalı ayrımcılık olmak üzere başka egemenlik ilişkilerini de derinleştirerek tam bir kısır döngüye dönüşüyor. Ulus, ulus devlet, düzenli ordu, milliyetçilik ve militarizm esas olarak cinsiyetlendirilmiş oldukları için, bu kaçınılmaz bir durum. Barış sürecinin başarısı da her şeyden önce bu durumun dikkate alınmasına bağlı. Milliyetçili­ğin mevcut kadınlık ve erkeklik rollerinden nasıl türetildiğini ve onları yeniden ürettiğini, gündelik hayatlarımızın militarize edilme tarzını konuşmak zorundayız.
aşk konusunda ne düşünmüşsek, yüzyıllar önce nasıl sevmişsek bugün de bunu aynı ilkel, kaba ve totaliter biçimde sürdürüyoruz.