Mustafa Kemal Paşa o gün, arkadaşlarıyla birlikte, üstü açık bir arabayla Erzurum'a gidiyordu. Anadolu'nun yamru yumru yollarında zorlukla ilerleyen eski otomobil bir dağın yamacında birkaç kez hırladı ve durdu.
Mustafa Kemal telaşlanıp sürücüye, "Hay aksi. Yine durdu. Bu araba bizi Erzurum'a ulaştıramayacak galiba. Ne diyorsun?" diye sordu
Sürücü, "Kusura bakma Paşam, bu hurda çok eski ama biraz dinlenin, ben hallederim," dedikten sonra arabanın kaputunu açıp motoru tamir etmeye basladı. Mustafa Kemal ve yanındakiler de otomobilden indiler. Bir tarlanın yanında duruyorlardı.
Tarlada çalışan köylüyle sohbet etmek isteyen Mustafa Kemal, "Selamünaleyküm," dedi. Köylü de, "Aleykümselam," diye karşılık verdi ama Mustafa Kemal'le pek ilgilenmediği sesinden belliydi.
Mustafa Kemal köylüyü yoklamak istedi.
"Düşman yakında Samsun'a asker çıkaracak. Bakıyorum sen rahat rahat tarlanda çalışıyorsun."
Köylü kırış kırış olmuş kederli yüzüyle ona baktı.
"Paşa, Paşa sen ne diyon! Biz üç gardaştık, iki de oğlum vardı. Yemen'de, Kafkasya'da, Çanakkale'de.. hepsi bir bir göçüp gitti. Bir ben kaldım. Evde sekiz öksüz, üç dul var. Hepsi benim elime bakar. Şimdi benim vatanım da yurdum da nah şu tarla. Düşman buraya gelinceye kadar benden sana fayda yok."
Bu sözler Mustafa Kemal'i öyle sarstı ki, tek bir söz söyleyemedi. Çünkü köylü haklıydı, Anadolu halkı on yıl boyunca dokuz ayrı cephede savaşmaktan yorgun düşmüştü.
Otomobil çalıştırılıp yola çıkıldığında, Mustafa Kemal sessizliğini bozdu.
"İşte durum bu. Bütün Anadolu'nun hali böyle. Ama ne kadar zor da olsa, imkânsız da görünse, bu insanlardan bir ordu yapacağız, istilacı düşmana direneceğiz. Başka çaremiz yok."
Mustafa Kemal yurdun bu çaresiz haliyle karşılaştıkça, savaş meydanlarındaki kan revan içindeki gençleri gördükçe, içindeki,