Sabahattin Ali’nin “Şiir ve hikayelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum.Buna rağmen onları çıkaramadım.Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim.İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim” naifliği ile başlayan bir önsözüyle
Evet, hep tesadüf… Onun sırtına giyeceği yoktu ve mal sahibi seksen kat üst üste giyebilirdi. Bu tesadüftü… Fakat, eğer mal sahibi bunlara ayda yirmişer lira fazla verse, -bunu yapmak onu hiç de sarsmazdı- o zaman bunların da birer kat, ikişer kat elbiseleri, çamaşırları olur ve -tesadüf- böyle olmazdı…
Tesadüfün bu kadar kolay değişebileceği hiç de aklına gelmemişti.
...kaptanın açık kapısından dışarı vuran et kokusu burnuna geldi. Ve dimağı bir anda şu konuşmayı yaptı:
-O neden et yiyor, o sarhoş?-
-Çünkü o, kaptan!-
-Fakat o, bir öküzden daha budaladır!-
-Fakat o, senden çok okumuştur!-
-Beni de okutsalar ben de okurdum…-
-Ne yapalım, senin baban çabuk öldü, senin diline baktırılmadı ve sen okuyamadın… Tesadüfün cilvesi bu!..-
...-Hadi be, ne duruyorsunuz, kaptana gidip et isteyeceğiz. Vermezse zorla alacağız… Kuru baklayla ateş yakamayız biz!..-
O zamana kadar böyle bir şey yapmayı hiçbirisi aklına bile getirmemişti.
...Kaptan zaten telaşla odasından fırlamış, bunlara doğru geliyordu. Aşağıda kimse olmadığı için, istim düşmüş, vapur yavaşlamış ve gittikçe dönmeye, fırtınaya yanını vermeye başlamıştı. Vaziyet tehlikeliydi. Kaptan ahçıya kilerdeki yarım koyunun derhal bunlara verilmesini söyledi...
Yarım koyun bir işe yaramadı: Acele ile yaptıkları pirzolayı sıcaktan yiyemediler ve denize attılar.
Ve kaptan, genç ateşçiyi hemen Port-Sait’te, diğerlerini İstanbul’da vapurdan attı.
Fakat bunlar: -Kuru