Çok bilinen ve okunan kitaplara hep çekimser yaklaşmışımdır hayal kırıklığı yaşamamak için. Ama Hayvan Çiftliği öyle bir kitap ki inanılmaz derecede hayranlık bıraktı ben de. Bir çocuk kitabı gibi görünen hayvanların bir çiftlikte baş kaldırmasını konu edinen bu kitap, şaşırtıcı derecede derin anlamlar içeriyor. Sürükleyiciliği ve akıcılığı sayesinde kitaba başladığınız gibi bitiriyorsunuz ne olduğunu anlamadan. Bitirdiğinizde ise sanki bir çeşit aydınlanma yaşatıyor. Orwell, bu kitabın karakterlerini sadece insanlardan oluştursaydı böyle bir etki yakalayabilir miydi, hiç sanmıyorum. Herkes katılmayabilir bu yorumuma ama bazı şeyler acı bir gerçekle sanki günümüz Türkiyesi’ni hatırlattı bana. Kitabın meşhur cümlesi:
“ Bütün hayvanlar eşittir
Ama bazı hayvanlar
Öbürlerinden daha eşittir”
sözlerini bizim ülkemize uyarlayarak
“ Bütün insanlar eşittir
Ama bazı insanlar
Öbürlerinden daha eşittir “ diyorum derin bir umutsuzlukla.
Bitirdiğimde sonu itibarıyla ben de büyük bir öfke uyandıran tek kitap oldu. Bir okyanusun derin sularına dalar gibi okudukça tüyleri diken diken eden irrite edici bir özelliği var. Belki de büyük başarısı buradan geliyordur bilemiyorum. Bu kadar beğenilen, övülen, ödüller almış bir kitap olmasına rağmen kesinlikle beklentimi karşılamadı. Yeraltı edebiyatı normalde ilgiyle okuduğum bir tarz iken bu kitap böyle hissettirmedi. Kitabın konusu 15 yaşındaki bir delikanlının evden kaçış serüveni olarak gözükse de içeriği ve derinliği çok başka boyutlara uzanıyor. Fantastikle gerçekliğin ince çizgisinde standartların dışında aşk, cinsellik, yalnızlık konularını içeriyor ve iyiyle kötünün doğru ile yanlışın ne olduğunu unutturacak ölçüde iki farklı uçta sürükleyip duruyor insanı. Ana karakterler olan Kafka Tamura ve Nakata’nın hikâyeleri her bir bölümde sırayla anlatılıyor. Olaylar tam birbirine bağlanacak dediğiniz anda yeni bir bilinmezlik içine atıyor sizi. Kitabın insanı öfkelendiren yanı da en çok burada kendini gösteriyor. Güçlü dili ve anlatımına rağmen yer yer düşen temposu içinde özellikle sonlara yaklaştığınızda okurken elinizden bırakamayacak kadar kitabın rüzgârına kapılmışken karakterlerin bütün o sırları açığa çıkmadan kitap son buluyor. Sonu bilinçli olarak okurun hayal gücüne bırakılmış olmasına rağmen son derece ucu açık olması insanda yarım kalmış hissi uyandırıyor.
Her okuyucuya hitap etmeyecek şekilde zor bir kitaptı bence. Başı ve sonlara doğru merak duygusuyla sizi içine çeken akıcılığı ortalarında yarım bırakmayı düşündürecek kadar insanı sıkıyor. Gerçek kitaplar değil de sadece popüler roman okuyucusuysanız bence okumayın, size göre değil. Hakan Günday, Oğuz Atay okuyucuları tercih edebilir zannımca. Bunlar dışında okuyun ya da okumayın diye tavsiye
Bitirdiğinizde iyi hissettiren kitaplardan. Okurken sizi içine sürüklüyor ve bir anda kendinizi Nora Seed’in hayatının içinde buluyorsunuz. Onun hisleri çok tanıdık geliyor insana. Sanki hepimiz bir dönem derinlerimizde bir yerde bu duyguları hissetmişiz gibi.
Bütün pişmanlıklarını, keşkelerini hayatının farklı versiyonlarını yaşayarak gidermek güzel olmalı.Ütopik bir dünya. Hepimiz farklı hayatlarımız olmasını isteriz. En ufak bir değişikliğin şu anki mutsuz hayatımızı düzelteceğine inanırız. İnandığımızın aksine sorun, yaşadığımız kötü olaylar ya da kişiler değil. Sorun, bizim tüm bu olanlara nasıl baktığımız. Çözüm de apaçık ortada: O karamsar bakış açısından kurtulup hayata farklı bir pencereden bakmayı öğrenmek. Söylemesi çok kolay olsa da yapması bir o kadar zor. Umarım bir gün hepimiz bunu başarabiliriz.
Hepimizde olması gereken insani değerleri, iş ve aile hayatı üzerinden güzel anlatmış Ataman Özbay. Aslında hepimizin bildiği ancak hayatın akışı içinde unuttuğumuz sevgi, saygı, dürüstlük, hoşgörü, dayanışma ve iyiliği hatırlatan; nereye doğru gittiğini bilmediğimiz hayatımızın içinde durup düşündüren bir kitap.