Kitabı ilk lisede okudum diye hatırlıyorum. Yani bundan yaklaşık 10 sene önce. O dönem demek ki toksik bir ergenmişim ki bu kitabı beğenmişim. Şu an hiç sağlıklı bulmuyorum. İki ruh hastası insanın şov yazıları gibi geliyor. Kitabın başında tamam etkileyici cümleler var, insanın hosuna da gidiyor ama bi yerden sonra baba tamam ama diyorsunuz :’) kabak tadı vermeye erkenden başlıyor. Ve düşünmeden edemiyorum bu insanlar tüm günlerini nasıl bu toksik aşk cümlelerini düşünerek, yazarak, okuyarak geçirmiş.
Kitabı bitirme nedenim; kitabı daha önce okumuştum ancak hatırlamıyordum ve kitabı kütüphanemde saygı duyduğum kitaplar rafında üstte tutuyordum. Şimdi ise kütüphanemden çıkartmayı düşündüğüm için aklımda en ufak belirsizlik kalmasın diye bitirmeye çalıştım.
Ancak gerçekten an itibariyle midem bulanıyor, tansiyonum düştü, dokunsalar kusacağım ama orucum bozulmasın diye sabretmeye çalışıyorum.
Kitabı sevenler üzerine alınmasın herkesin fikri aynı olmak zorunda değil tabii. Ben de on sene önce beğenmiştim misal. Ama sanırım hayat bir yerden sonra süslü cümleler kuranlardan uzak durmayı öğretiyor. Gerçek sevginin seviyorum demekle değil de onu göstermekle mümkün olduğuna inanıyorsun.
Kitaptaki kahramanımız Franz bey ise, yoğun aşk duygusu içinde olduğunu milyon kez vurgulamış olmasına rağmen, Milena’nın yanıma gel çağrılarına hep kayıtsız kalmış. Hatta Milena şu şekilde ifade ediyor; << bir ara çok kötü günler geçiriyordum. telgraf çekmiş, telefon etmiş, mektuplarımda yalvarmıştım. ondan gelmesini istemiş, ve "kalk gel" demiştim. "tanrı hakkı için, hiç değilse bir günlüğüne gel" demiştim. ona ne kadar çok yalvardığımı anlatamam. gelseydi benim için ne kadar iyi olurdu ama gelmedi. ona o sıralar çok ihtiyacım vardı. aklıma gelen her kötü sözü söyledim, sıvadım,