Bazı insanların diğerlerinden ayrılıp özel olarak inşa edilmiş, dışarı çıkma imkanı olmayan binalara kilitlenmesi ne zaman başlamıştı acaba? İlk olarak kim kime uygulamıştı? Bu düşünceler zihninde sürekli dolaşırdı; iktidar ve ceza aynı zamanda mı olmuştu? Habil’i öldüren Kabil hapsedilmiş miydi? Tanrı hapishaneyi yaratmış mıydı o zaman? Elma yemek mi daha büyük bir suçtu, kardeşini öldürmek mi? Tanrı insan soyunun zalimlik eğilimini gördükten sonra onları cennetten atsa daha mantıklı bir hikaye olmaz mıydı? Sanki bu düşüncelerin sahnelenendiği bir tiyatrodaydı. Birden kendini bir deney faresine, sağlam duvarların arasında üzerinde deney yapılan bir kobaya dönüşmüş gibi hissetti. Duvarlar, demir parmaklıklar, pikaplar bir ceza sisteminin acımasız görüntüleriydi. Koğuş Ankara’nın gri göğü altında bir taş yığını; dışarıdaki hayatın soluk kopyası. Ranzalarda yatanlar hayal kuran ruhlar. Her biri özgürlüğünü yitirmiş, haksızlıklarla lekelenmiş insanlar.