Bir kul, rabbini temsil edebiliyor, onun emrettiği, sevdiği gibi yapabiliyor, varlığa onun nazar ettiği gibi nazar edebiliyor, rahmet edebiliyor, ikram edebiliyor, yardım edebiliyor, kendisine yapılan yanlışları affedebiliyor, mağfiret edebiliyorsa o kul için nefis bitmiştir. Onda nefisten geriye kalan; Allah’ın güzelliğinin tecellisidir.
İnsanın yeri kendi hakikatidir ve kendisindeki bütün güzellikler zaten Allah’ın ona nefhettiği rûhtan tecelli eder. Bu nedenle insan hakikatine kavuştu mu Allah’ın güzelliği onda iradesiz bir şekilde tecelli eder ve karşısına çıkan her imtihana Allah’ın isimleriyle, güzelliğiyle karşılık verir.
Eğer insan bu hayattaki gayenin; kendini tanımak ve hakikatine kavuşup Allah’ın nefhettiği rûh olmak olduğunu anlamazsa, yaptığı iyilikleri, güzellikleri kendinden bilir ve “şu iyilikleri, yardımları yaptım, şu kadar ibadet ettim, herhalde cennete giderim. Ben şöyle güzel yaparken falancalar şöyle yanlış yapıyorlar, filancalar yanlış yoldadır, şöyle küfürdedir, şöyle şirktedir” derse hem rabbinin kendisini bu dünyaya göndermesindeki muradını anlamamış hem de kendine değil başkalarına bakmış olur.
Oysa ki senin işin başkalarına bakmak değildir. Allah, insanların hesabını sana sormaz. Sana sadece senin hesabını sorar. Bu yüzden önce kendine bakman lazım; çünkü sen kendine rahmet olursan sendeki bu rahmet etrafa da saçılır, böylelikle âlemlere rahmet olursun. Sen rabbini, rabbinin tecellisini kendi üzerinde, gönlünde seversen bunun sonucunda rabbin için bütün varlığı, mahlukatı sever, hepsine aşk olur, muhabbet olursun. Sen rabbinin sana olan ikramını önce kendin kabul eder, seversen âlemlere de kerim olur, ikram olursun; yani iş önce sende biter. O zaman başkalarının ne yaptığına değil kendinin ne yaptığına bakman ve kendini tanıyıp anlaman